top of page

Tasarımcılar ile Röportajlar #7: Fatmagül Öge

Tasarım meraklıları, tasarımcılar ve tasarım savunucuları!



Hepiniz yeni oluşumumuz ‘Tasarımcılar ile Röportajlar’ diyalog platformumuza okuyucu veya isterseniz katılımcı olarak davetlisiniz! Sizin de bizim gibi kaliteli mekân uygulamalarına dair ortak dertleriniz varsa bu seri için en az bizim kadar heyecanlanacağınızı düşünüyoruz!


Tasarımcılar ile Röportajlar serisi, adamızda içmimarlık, mimarlık, tasarım ve benzeri mesleklerle uğraşan kişilerin hikâyelerini dinlemek ve sizlerle de paylaşmak için güzel bir fırsat sunuyor. Onların ofislerine, çalışma alanlarına gidiyoruz, bir kahve eşliğinde çalışmaları, yaşamları ve gelecekleri hakkında konuşuyoruz.





Jasmine Dinand (JD): Mesleki geçmişinden bahseder misin? Bugüne nasıl geldin?


Fatmagül Öge (FÖ): Ailemde babam inşaat mühendisi, iki amcam var onlardan biri elektrik mühendisi diğeri de mimar. Dolayısı ile ailemizde inşaatla ilgili bir geçmiş var. Yalıtım yaptığımız bir aile şirketimiz var. Babam ve amcalarım Ögeler şirketinde yoğunluklu olarak yalıtım hizmetleri üzerine birlikte çalışıyorlardı. Ben üniversiteden mezun olup gelene kadar mimari tarafımız henüz yoktu.


Kendime dönecek olursam, liseden mezun olduktan sonra annem ve babamla çok ilginç bir muhabbetimiz olmuştu. 2005 yılında, İngiltere’de hazırlık yılını okumak üzere 4-5 farklı üniversiteye başvuru yapıp Westminster Üniversitesi’nden kabul aldım. Tam o dönem Londra’daki yeraltı tünellerinde bombalama olayı gerçekleşti ve bizim evde kavgalar başladı. Sonuç olarak Londra’daki durumlar durulana kadar, bir seneliğine Kıbrıs’ta kalmaya karar verdim. Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde mimarlık eğitimime başladım. Okul beklentilerimin çok üzerindeydi.


Okula paralel olarak İngiltere’deki okullara tekrar yapacağım başvuru için portfolyomu iyileştirmeye başladım. Fotoğrafçılık ve resim dersleri almaya başladım. O dönem hayatımda iki tane Emel oldu. Biri fotoğrafçı, mimar ve aynı zamanda arkadaşımın büyük dayısı Emel Erkan, diğeri de ülkemizin değerli kadın sanatçılarından, ressam Emel Samioğlu. Emel Bey’in evi Karmi’de dağın ucunda bir yerdeydi. Her Cumartesi, 3 arkadaşımla birlikte bir arabaya toplanıp birlikte derslere gidiyorduk.

Bir yıl sonunda tekrar İngiltere’deki üniversitelere başvurularımı tamamladım ve bu kez Manchester Üniversitesi’nden kabul aldım. Doğu Akdeniz Üniversitesi’ndeki ilk yılımı hazırlık yılı olarak saydıkları için oradaki eğitimime tekrar birinci sınıftan başladım. Birinci ve ikinci bölümleri Manchester Üniversitesi’nde tamamladım.


Manchester Üniversitesi Dönemi - İngiltere

Manchester Üniversitesi Dönemi - Kıbrıs, Ara Bölge


JD: Birinci ve ikinci bölümler dediğin nedir?


FÖ: İngiltere’deki mimarlık eğitim sistemi buradakine göre biraz daha farklı. İki bölümden oluşuyor. Arada staj yapmanız gerekiyor. Daha sonra staj raporunuz değerlendiriliyor ve bir sonraki bölüme geçip geçemeyeceğinizi RIBA onaylıyor. Royal Institut of British Architects olarak geçen bu kurum buradaki Mimarlar Odası gibi bir yerdir.


Aklımda hiç Türkiye olmamasına rağmen stajımı yapmak için İstanbul’u tercih ettim. Bir gün Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi’nde rahmetli Aytanga Hoca’nın düzenlediği ‘Parazit Mimari’ adlı bir atölyeye katıldım. Bu atölyeye Türkiye’den İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri de katılmıştı. İstanbul’daki stajımda birlikte kalacağım arkadaşım ile bu atölyede tanıştım. Stajımı İKA Mimarlık’ta yaptım. İKA Mimarlık bir müteahhit ve İTÜ çıkışlı (yarışma projelerinde ön planda olan) iki mimar tarafından kurulan yeni bir ofisti. Mimarlık, içmimarlık ve yapsat hizmetleri vardı.


3 aylık staj süremi toplamda 8 aya çıkardık çünkü herkes benden çok memnun kalmıştı. Ben de çok memnundum, oradan çok güzel şeyler öğrenerek ayrıldım. Teknik çizim konusunda kendimi geliştirdim. Müteahhit ortaklı bir şirket oldukları için onların bakış açılarını öğrendim, piyasayı tanıma fırsatım oldu. Okul aslında biraz daha hayal dünyasında yaşadığınız bir yerdir. Hiçbir şekilde kimse sizi yere indirmez. Müşterileriniz hayaldir, istediğiniz şehirde istediğiniz projeyi yapabilirsiniz ve bütçeniz de yoktur. Özellikle birinci bölümde, kimse size mekanik, elektrik planlarını sormaz. O yüzden stajda bu işin farklı boyutlarını görmek iyi bir deneyim oldu. Bazen gelen revizeler üzerinde, örneğin ‘bu parapeti beş santim düşür’ dediklerinde arka planda bu ekip saatlerce uğraşıyordu. Değişik ve keyifli bir dünyaydı.


Bahsetmeyi unuttum, üniversitenin genel olarak şöyle bir olayı vardı: Her sene stüdyoların 4-5 çeşit farklı konseptleri oluyordu. Her yılın başında bize bu konseptleri, hocalarını, stüdyonun yoğunlaşacağı konuları ve teknik gezilerine kadar her şeyi yani bütün bir yılın programını anlatıyorlardı. İsteyen istediğine katılabiliyordu. 5 yılda 5 farklı konu seçip farklı konseptler üzerinde çalışma fırsatım oldu.


JD: Yalnız ne kadar güzel bir okulmuş bu!


FÖ: Evet. İlk sene Amsterdam, 2. Sene Barselona, 3. Sene Berlin, 4. Sene Fas ve 5. Sene de Rum arkadaşlarım ile birlikte Kıbrıs, ara bölgeyi çalıştık.


Zengin bir okuldu. Kimi projenin konseptini kendimiz oluşturuyorduk kimisini onlar bize veriyorlardı.


Manchester Üniversitesi Dönemi - Fas


JD: İyi bir yönlendirme vardı anladığım kadarıyla…


FÖ: Kesinlikle. Aslında üniversitede bilgiye nasıl ulaşacağımı, kütüphanede nasıl araştırma yapmam gerektiğini, anahtar kelimelerin önemini çok iyi öğrendim. Bence bilgiye nasıl ulaşılacağını bilmek çok kritik ve önemli.


2012 yılında okulum bittikten sonra yaz tatili için Kıbrıs’a döndüm. Kendimi Kıbrıs’ta da geliştirebileceğime karar verdim. Tam o sırada, bize bir konut projesi teklifi geldi. Amcamla konuştuk, kabul etmeye karar verdik ve o proje ile birlikte çalışma hayatıma başladıktan tam bir sene sonra ofisimizi kurduk. O proje ile başladık ve sonrasında biri bitti öbürü başladı, o bitmeden diğeri geldi…


Zone+ Architecture Ofis - Lefkoşa


Ailemin bu sektörün içinde olması, onların tecrübeleri benim için çok güzel bir dayanak oldu. Bana güven verdi. Okuldan çıktığınız zaman çok idealist çıkıyorsunuz ama iş hayatında yani realitede artık hayal ürünü insanlara proje yapmıyorsunuz. Artık kanlı canlı, kendi istekleri ve hayalleri olan bir insanın aslında ne istediğini algılayıp ona içinde mutlu olabileceği ve yaşamaktan keyif alabileceği mekanlar tasarlamak zorundasınız. Bunun keyfi de tabi ki çok farklı. Müşterinizin bakış açısından bakabilmek, onun gördüğü gibi görebilmek çok önemli. Aynı zamanda sizin ona ne yansıttığınız ve size güvenebilmesi de çok önemli. Güven çok kritik aksi taktirde projeniz başka bir şeye dönüşüyor.


JD: Tabi ki buradaki insanları da yeniden tanımaya başladın…


FÖ: Evet. İlginçti. 6 yıl yurt dışında yaşadım. 6 yıl sonra geldiğimde her şeye sıfırdan başladım. Yeni bir işe başladım. Tanıdığım üç beş arkadaşım vardı ama bir çevrem yoktu. Herkesin de bir hayatı vardı. Tekrardan hem sosyal hem de profesyonel çevremi oluşturmaya çalışmak ve farklı bir hayat tarzına adapte olmak ilginç bir süreçti. Mimarlar Odası’nın gönüllü etkinliklerine katılmaya gayret ediyordum. Örneğin Fasıl 96 kitapçığının ve engelli kitapçığının hazırlanması gibi projelerde çalıştım.


Cittaslow’un adaya ilk geldiği dönemde yapılan ilk sunumlarda çalışma yaptım. Odadan bağımsız iki toplumlu Hands on Famagusta projesi de gönüllülük kavramında çalıştığım bir başka projeydi. Bu projeler bence sosyal bir ağ kurmam, yeni bilgiler ve tecrübe edinmem açısından müthiş oldu. Bu projeler bana gerçekten ne sevdiğimi veya sevebileceğimi öğretti. Çünkü denemeden bilemezsiniz.

Bu şekilde hem işimde hem de gönüllü projelerde çalışarak 6 yılı bitirdim. Sonra kendi kendime dedim ki ‘artık 30 yaşındayım, kendim için bir şeyler yapmam lazım’. Yüksek lisans konumu restorasyon üzerine yapmak istiyordum. Okulları araştırmaya başladım. Günün sonunda iki üniversite seçtim. Biri ‘Roma La Sapienza Üniversitesi’ diğeri de ‘Raymond Lemaire International Centre for Conservation’. Raymond Lemaire’i restorasyon ve koruma alanına ilgisi olan insanlar genellikle bilir. Bu adam Venedik tüzüğünün oluşumunda yer almış birisidir.


İki üniversiteden de kabul aldım. Kararımı verirken amcamın İTÜ’de hocası olan Nur Hoca bana çok yardımcı oldu. Nur Akın Türkiye’nin eski ICOMOS (International Council on Monuments and Sites) başkanlarındandı. Bu işin tek yönlü bir iş olmadığını, işin turizm kısmı ve tarihi eser kısmından konuştuk. Ben olsam Raymond Lemaire okulunu seçerdim dedi. Sonuç olarak konuştuklarımız bana çok mantıklı geldi ve ben de o yönde bir seçim yaptım. Okul ücreti bayağı yüksekti. Burs ile okulumu ve kalacak yerimi ödeyebildim. Ailemden sadece cep harçlığı alacak olmak beni çok rahatlatmıştı. Bu alanda yüksek lisans yapmak benim hayalimdi ve onu elde etmeye çalışıp başardım. Bu benim için büyük bir başarıydı.


Raymond Lemaire International Centre for Conservation - Belçika


JD: Restorasyona ilgin ilk ne zaman oluştu? Bu hayal için bayağı çabaladığını düşünecek olursak o hayali ilk nerede doğurduğunu anımsayabilir misin?


FÖ: Bizim ilk aile ofisimiz büyük hamamın yanındaydı. Şu anda orada küçük meyhane tarzı bir yer var. Dedemle birlikte oradan çıkıp Bandabulya’ya gider, meyve sebze alışverişi yapardık. Orası bana her zaman eksantrik gelirdi. Her zaman için, yaşanmışlığı olan ve tarih kokan yerler ilgimi çekmiştir. Hep orada nasıl insanların yaşadığını, o dönemlerde ne giydiklerini ne savaşlar gördüklerini, hikâyelerini ve anılarını merak eder düşünürdüm. Çünkü orası bir günde inşa olmuş bir yer değil. Yıllar içinde birçok medeniyetin geçtiği bir merkezden bahsediyoruz.


JD: Evet. Surlariçi’nde hikâye içinde hikâye bulacağın evler ve yapılar var…


FÖ: Kesinlikle. Yani restorasyon çocukluğumdan ilgi duymaya başladığım ve üniversitede lisans boyunca çalıştığım hamamlarla pekişen ve her zaman daha fazlasını öğrenmek istediğim bir alan oldu. Biz genellikle bir mekânı tasarlarken sıfırdan tasarıma başlıyoruz. Gerçekten sıfırdan bir şey üretiyoruz. Ama diğer taraftan baktığımızda, mevcut bir binayı korumak ve onu aslında yeniden sürdürülebilir bir şekilde yeniden kullanılabilir hale getirmek bana daha fazla keyif veriyor. Aynı zamanda da bunun daha verimli olduğunu düşünüyorum. Sıfırdan yapmak da bir ihtiyaca cevap veriyor ama mevcudu değerlendirmek, karakteri, çizgisi ve kokusu yani bir değeri olan bir ambiyansta çalışmak ayrı bir durum.


Belçika’daki bu okula başladım. Yüksek lisansımın son dönemi pandemiye denk geldi. O dönem kimsenin bir şey bilmediği, endişe ve kaygının olduğu bir zamandı. O yüzden tez sürecimi burada, evde tamamladım. İster istemez dünya çapında yükselen ekonomik kriz, belirsizlikler ve gelecek kaygıları nedeniyle bana en yakın hissettiren, güvende olduğum ve en azından sistemini bildiğim, sıfırdan başlamak zorunda olmadığım yerde, Kıbrıs’ta kalmaya karar verdim. Yüksek lisansımı bitirdikten sonra buradaki işime devam ettim.


Raymond Lemaire International Centre for Conservation - Belçika


JD: Şu anda ofiste nasıl işler yapıyorsunuz?


FÖ: Değişiyor. Burada olmadığım yaklaşık 2 yıllık sürede farklı projeler almaya başladık. Daha sonra verilen fonlar ile fonlardan yararlanıp eski yapıları geri dönüştürmek ve geri kazandırmak üzerine projeler üretmeye başladık. Hem projeyi yazdık hem fon bulduk hem de restorasyon projesini çalıştık. Örneğin bir tanesini tamamladık. Mağusa’da Rose Inn.

Rose Inn - Mağusa

Rose Inn - Mağusa


JD: İşletmeni veya kendini üç kelime ile tanımlayabilir misin?


FÖ: İş sevgisi. Yani mesleğin kişi ile bütünleşmesi. Çünkü ofiste saatlerimizi harcıyoruz ve ben çoğu zaman sevdiğim ve keyif aldığım bir işi yaptığımı hissediyorum. Özellikle gerçekten karşı taraftan takdir ve saygıyı hissettiğim zaman bu his güçleniyor. Tam olarak doğru kelimeyi bulamadım. Anlatmaya çalıştığım şey, işinizin sizin bir parçanız olması. Bir noktada mesleğinizin sizi tanımlaması. Örneğin sen nasıl bir mekâna gittiğinde tasarladıkları logoya bakıyorsun bu da benzer bir şey. İster istemez mekânı nasıl çözdüklerine veya hangi malzemeleri kullandıklarına, en küçük detaylara bile bakıyorum.


Yani mesleğimin beni, benim de mesleğimi beslediğim ve evrimleştiğimiz bir süreçten bahsediyorum. Bunu kesinlikle hissediyorum. İki taraflı bir süreç var bu işte. Bir alışveriş var ve sürekli bir şekillendirme süreci. Böyle hissediyorum.


İkinci kelime kolektif. Neden kolektif? Çünkü örneğin biz bu ofisi oluştururken, ofisin çalışma düzeninin hayalini kurarken her zaman şunu hayal ettik: herkes ayrı ayrı çalışmasın. Herkes birlikte çalışsın, kolektif çalışsın. Bu çalışma şeklinin önemini yüksek lisansımı yaparken çok net hissettim. Paylaştıkça aslında daha çok şey öğreniyorsunuz. Bir yarış halinde olacaksanız da bence herkes kendisi ile yarışmalı. Paylaştıkça bilgiye ulaşabilirsiniz, daha iyisini üretebilirsiniz. Fikir alışverişinin değerli olduğunu düşünüyorum. Birlikte çalışmayı seviyorum. Tecrübeden faydalanmak hoşuma gidiyor.


Üçüncü kelime ne olabilir? Sanırım düzen diyebilirim. Mevcut düzen değil de sizin oluşturduğunuz düzen. Çünkü herkesin bir çalışma tarzı var veya her ofis bence kendi organik yapısına sahiptir diye düşünüyorum. Bu da takım arkadaşlarınızın enerjisi ve katkıları ile ortaya çıkıyor. Herkes kendi geçmişi ve tecrübeleri ile buraya geliyor. Farklı insanların bir arada olduğu ve herkesin farklı geçmişlerinin olduğu ama bir arada çalışarak ortak bir şeyler ürettiğimiz bir noktadayız. Dolayısıyla herkesin düzeninin aslında birbiri ile harmanlanması, eşleşmesi ve şekil değiştirmesi özgün bir düzeni ortaya koyuyor.


JD: Güzel, hepsi birbiriyle bağlantılı. Peki, tarzınızı nasıl tanımlarsın?


FÖ: Modern tasarımı çok seviyorum. Modernle eskinin füzyonu çok hoşuma gidiyor. Bu füzyon ile ortaya çok özgün şeyler çıkabiliyor. Her noktada görsel estetikten öte kullanım ve fonksiyon önemli. Çünkü o mekânı yaşatan aslında kullanım ve fonksiyonun doğru şekilde kullanımıdır. Yine de estetikte de tatmini arıyoruz.


JD: En çok kimlerden veya nelerden ilham alırsın?


FÖ: Tabi ki öncelikli olarak ailemden. Ailem kesinlikle ciddi bir ilham kaynağıdır. Bu kadar yıldır sektörün içinde olmaları ciddi bir tecrübe edinmiş olduklarını gösteriyor.


Ailem dışında tabi ki farklı mimarlardan da ilham alıyorum. Şu anda her şey o kadar çok ön planda ki Instagram’dan bile ilham alabileceğiniz çok küçük detaylar bulabilirsiniz. Çok küçük ofislere de ulaşabilirsiniz illa ki yıldız mimarlara değil. O yüzden bence bu konu tamamen bakış açısıyla alakalı. Ne aradığınızla alakalı. Başarmak istediğiniz nedir? Bu sorunun cevabına göre araştırma yaparsınız ve bu yüzden ilham aldığınız kaynaklar tamamen ne aradığınıza göre değişebilir.


JD: Instagram güzel bir detay. Sana katılıyorum.


FÖ: İlhama Instagram veya Pinterest’i kullanarak çok kolay ulaşabilirsiniz. Benim Instagram’da takip ettiğim bir sürü tasarıma karşı ilgisi olan ve vizyonu olan insanlar var. Bu insanlar öyle ya da böyle sizin daha önce dikkatinizi çekmeyen bazı detaylara dikkat etmiş olabilirler. Adını belki de hiçbir zaman duyamayacağınız insanlar veya ofislerden bahsediyorum. Günün sonunda hepsi insan beyni ve insan yaratıcılığı ile alakalı. Siz bu kaynaklara ulaşabildiğiniz sürece her şey size ilham verebilir.


İspanya’da Casa Batlló’da gerçekleştirdiğim stajımı da çok büyük bir ilham kaynağı olarak değerlendiriyorum… Belçika’da yüksek lisans sürecimde tamamlamam gereken 2 aylık bir stajım vardı. Staj yapacağım yeri nasıl bulduğum sosyal ağ kurmanın önemi ile çok bağlantılı! Nisan 2019 gibi, bir turizm konferansına katıldım. Turizm dersimizde tanıdığım bir arkadaşıma, bu konferansa katılmak istediğimi çünkü Kıbrıs’tan bir arkadaşımın orada sunumu olduğunu anlattım. Onun yardımı ile içeriye giriş yapabildim.


Kıbrıslı arkadaşım ile sunumu sonrası bir yerlerde yemek yiyecektik. Gitmek üzereyken turizm dersinden başka bir arkadaşım Felipe ile karşılaştım. Yanında 4 kişi vardı. Orada görevli olarak bulunduğunu ve yanındaki kişileri yemeğe götürmesi gerektiğini söyledi. Bizi de onlara katılmaya davet etti. Biz de kabul ettik. Çok güzel, Belçika’nın yerli yemeklerini farklı şekillerde sunan pub tarzı bir yere gittik. Başladık sağımızdaki ve solumuzdakilerle konuşmaya. ‘Sen ne yapıyorsun? Neden buradasın?’ gibi sorularla muhabbetimiz başladı…


Yanımda oturan adamın Barselona’da Antoni Gaudi’nin binalarından Casa Batlló’da kültürel miras sorumlusu olduğunu öğrendim! Bunu duyar duymaz gözlerim açıldı! İnanamadım ‘nasıl yani?’ dedim. ‘Evet’ dedi. ‘O bölümün sorumlusu benim’. Hemen ardına stajyer kabul edip etmediklerini sordum. Bana kartını verdi. O kartı kaybetmemek için pasaportumun arasında sakladım!


Böylelikle 2 ay boyunca Casa Batlló’da staj yaptım. Rüya gibiydi! Ütopik bir deneyimdi. Nasıl bir sistemleri, gelirleri, işleyiş ve organizasyonları olduğuna inanamazsınız! İki ayda sadece minik bir kısmını gördüm. Örneğin limandan geçen büyük turistik gemilerle kaç turistin Barselona’ya geldiğini, hangi gün geldiklerini öğreniyorlar, hangi turizm şirketlerinin onları Casa Batlló’ya getirdiğini biliyorlar. Çok ciddi bir istatistiki bilgileri var ve her zaman nasıl daha fazlasına ulaşacaklarını da düşünüyorlar.


İstatistiki bilgilerin analizleri yapılıyor ve görünürlüklerini nasıl artırabileceklerine dair, misyon ve vizyonları doğrultusunda stratejiler geliştiriyorlar. Biz de örneğin (stajyerler) Casa Batlló olarak katılabileceğimiz yarışmaları (örneğin müze yarışmaları), alınabilecek potansiyel ödülleri araştırıyorduk.


Casa Batlló - İspanya




Casa Batlló - İspanya


JD: Örnek/ideal bir şirket.


FÖ: Evet. Kurumsal olmalarından da öte, başka bir şey! Örneğin herkes İngilizce bilmediği için oraya haftada birkaç kere İngilizce dersi vermek için öğretmen geliyordu. Belirli günlerde psikolojik danışman geliyordu. Hem kişisel hem de iş konularında destek sağlıyorlardı. Her gün bir etkinlik vardı. Doğum günleri de dahil. Çalışanlardan veya ortaklardan birisi tam emin değilim, çok mistik, kolektör bir adamdı, bizi bir gün kendi sergisine davet etti. Reus’ta kiraladığı bir galeride onun özel koleksiyonunu ziyaret etmiştik. Acayipti!


Sürekli eğitimlere gidiyorduk. ‘European Heritage Volunteers’ isimli organizasyondan stajyerler geliyordu. Onların daha farklı görevleri vardı. Arşivleri düzenliyorlardı. Onlarla da iletişimdeydik. Amerika, Çin, Arjantin ve Polonya gibi çeşitli ülkelerden gelen insanlarla tanıştık. Hepsi farklı geçmiş deneyimlere sahiptiler. Biri resim restoratörü, bir başkası turizm, diğeri müzeoloji okuyordu! Bu deneyim benim için çok ciddi bir ilhamdır.


JD: Sadece mimarlığı değil Avrupa standartlarında bir şirketin işleyişini de gözlemlemişsin. Çok güzel.


FÖ: Kesinlikle. Ama her şirketin de öyle olmadığını da biliyorum.


JD: Eminim bu deneyim vizyonunu çok geliştirmiştir. İlham aldığın birçok şeyi burada da gerçekleştirebileceğin bir pozisyondasın değil mi?


FÖ: Evet. Bu deneyimle çok fazla şey öğrendim. Neler geliştirebiliriz, neler oluyor veya yapılıyor bunları öğreniyorsunuz.


JD: Bu sorulara cevap veren şeyin veri olduğunu da keşfettin. Bizde bir veri kıtlığı var. Bu konuda sen ne düşünüyorsun?


FÖ: Doğrudur. Lisedeyken toplumumuzun çok açık olduğunu düşünüyordum. Fakat zaman geçtikçe burada yaşadıkça aslında ne kadar da kapalı olduğumuzu algılıyorum. Bir noktada kırmamız gereken bir direnç var. Bu direnci realitemizi kabullenerek kırabileceğimizi düşünüyorum. Eğer daha ileriye gitmek istiyorsak bu kabullenişi yaşamamız gerekiyor. Kolaya kaçıyoruz. Konfor alanı herkes için çok rahat. Bunu bireysel boyutlarda da yaşıyoruz tabi ki. Tamamen konfor alanı ile ilgili. Bunu kırdığınız anda gerçekten müthiş bir şeyin içine giriyorsunuz.


JD: Ne şanslısın ki sen birçok kere kırmışsın ve iyi ki de kırmışsın! Ne güzel.


FÖ: Evet. Burada bunu başarmak daha zor sanırım. Bu da üzücü tabi ki.

Burada gözlemlediğim başka bir büyük sıkıntı da: iletişim ağlarında problemler var. Kurumlar arası iletişim yok. Bir kurum bir iş yapmaya başladığında, araştırmalar yapıyor, veri topluyor ve bir şeyler üretiyor. Günün sonunda o işi sunuyor. Bir başka kurum da benzer bir iş yapmaya çalıştığında o da sıfırdan başlıyor. Daha önce yapanın araştırmalarını kullanamıyor, sıfırdan başlıyor. Böylelikle gereksiz vakit ve para harcamış oluyor…


Çok değişik. Bilmiyorum. Bu motivasyonunuzu da etkiliyor.


Sanki size engel oluyorlar gibi bir his oluşuyor. Bazen ne kadar aksi şey varsa hepsi önünüze çıkıyormuş gibi geliyor ve bir noktadan sonra bırakıyorsunuz çünkü zaten ya yavaşlıyor ya da tökezlemeye başlıyorsunuz.


JD: Yaptığın işi yapmanın en keyifli yanı nedir?


FÖ: Sanırım iş bittiğinde orada yediğimiz kebap! 😊 😊 Bir kere bir proje sonunda kebap yapmıştık çok çok tatlıydı. Hayal ettiğiniz bir projenin gerçeğe dönüşmesi kesinlikle en keyifli yanlarından biri. Bir de tasarladığınız mekânları biri kullansın diye tasarlıyorsunuz. İş bittikten sonra kullanıcıların geri dönüşleri de gerçekten çok mutlu ediyor. ‘Bizi gerçekten anladınız ve teşekkür ederiz’ diyen müşterilerimiz oldu. Bu tip anlarda gerçekten içimden ağlamak geliyor. ‘Bu kadarını beklemiyordum’ diyen müşterilerimiz de oldu. Gerçekten önemli olan duymak değil dinlemektir. Dinlediğinizde de müşterinizi anlamaktır. Herkesin algısı farklıdır. Günün sonunda çalıştığınız kişi tanıdığınız biri olabilir, hiç tanımadığınız birisi de olabilir. Yaşam tarzını bilebilirsiniz de bilemeyebilirsiniz de. Sonuç olarak kendinizi onların yerine koyabilmeniz ve empati yapabilmeniz gerekiyor. Bu çok kıymetli bir şey. Bu noktada insanları okuyabilmek ve gerçekten dinlemek konusunda tabi ki tecrübe de önemli.


JD: Tüm bunları nasıl öğrendin? Tamamen iş hayatında mı yoksa üniversitede de iletişimin önemine değinildi mi?


FÖ: Tamamen iş hayatında. Bu noktada önemli olan başka bir konudan da bahsetmek istiyorum. Küçük bir sektörün içindeyiz ve buna rağmen meslektaşlarım aynı zamanda birlikte bir şeyler paylaşabildiğim ve üretebildiğim arkadaşlarım var. Herkes aynı çorbadan beslenmeye çalışıyor ama dediğim gibi paylaştıkça öğreniyoruz. Dolayısı ile iletişimin önemini biraz onlardan biraz da kendi tecrübelerimden öğrendim. Her zaman tecrübe edemeyebilirsiniz fakat her zaman gözlem yapabilirsiniz. Bu da çok kıymetli. Ne koparırsanız. 😊


JD: Evet iletişim bu işin büyük bir yüzdeliğini oluşturuyor.


FÖ: Evet. Bazen şanslı çıkabiliyorsunuz, genel bir görüşme yaparak genel hatları ile bir strüktür oluşturabiliyorsunuz. Birkaç görüşme sonrasında küçük nüanslar yapmaya başlıyorsunuz. Bazen iletişim bu kadar kolay gelişiyor. Bazen de senelerce süren projelerle de karşılaşabiliyorsunuz.


JD: Baştan sonra süreç nasıl ilerliyor bize tasarım sürecinizle ilgili biraz daha bilgi verebilir misin?


FÖ: Yani aslında her proje farklı. Her projenin konteksti farklı. Kontekst sevdiğim bir kelimedir.


Biz 10 yıllık bir ofisiz. İlk başladığımız noktadan tabi ki daha farklı bir noktadayız ama kesinlikle tanıdıklar aracılığı ile proje alıyoruz. Böyle bir noktada benim, amcamların, babamın veya kız kardeşimin mutlaka bir bağı vardır. Hepimizin kurduğu sosyal ağlar mutlaka bize proje getiriyor.


Sosyal medya da bu anlamda çok yararlı. Bir diğer önemli şey de farklı platformlarda aktif olmak. Örneğin gönüllü bir projede çalışmak. UNDP’nin açtığı ihaleler…


Farklı yollarla farklı işler alıyoruz. Piyasadan dolayı farklı şeyler üretmek durumundayız. Bir şekilde döndürmemiz gereken bir işletmemiz var. Her şey aşk ile olmuyor. Tüm bunlar süreçlerimizin başlangıcı.

Daha sonra, ilk görüşmeler yapılıyor. Arazi veya parsel paylaşılıyor, genel istekler not alınıyor veya özel istekler varsa onlar konuşuluyor. Bunlardan bir program şeması çıkarıyoruz. Daha sonra arazi ziyareti yapıyoruz. Bu kesinlikle olmazsa olmazdır. Araziyi ziyaret etmezseniz nasıl tasarım yapabilirsiniz gerçekten bilmiyorum! 😊 Bu noktada ‘drone’ ile çalışıyoruz. Çekimler yapıyoruz. Daha sonra şematik bir leke çalışması yapıyoruz. Leke çalışmasından sonra, genellikle amcamla birlikte (arazinin ve mevzuatın el verdiği kadar) fonksiyonların şekillenmesi, fonksiyonlarla birlikte içerideki hareketin, sirkülasyonun ve kullanımın şekillenmesi üzerine çalışmalar yapıyoruz. Bu tabi ki gel-gitli bir süreç. Sürekli yakınlaşıp uzaklaşmanız gereken bir süreç. Hiçbir zaman aldım yaptım bitti dediğiniz bir süreç değil. Farklı projeler farklı ihtiyaçlar doğuruyor. Farklı ölçeklerde çalışıyorsunuz. Örneğin kentsel dokusu olan bir yerde bir proje çalıştığımızda o dokuya uyum sağlamaya çalışıyoruz. Doku gibi bir kriteri olmayan bir projede çalıştığımızda, örneğin açık bölgelerde, o zaman projeye biz bir karakter yaratmaya çalışıyoruz. Daha serbest çalışabiliyoruz. Her projede mutlaka belirleyici kriterler oluyor. Birinin daha fazla limitleri olabiliyor diğerinin olmayabiliyor…



JD: Buradan itibaren hizmetleriniz nasıl devam ediyor?


FÖ: Tasarım şekillendiğinde ve fonksiyonlar yerleştiğinde kabataslak mobilyaları ve mutfağı da yerleştiriyoruz. Oturum belirleniyor. Buradan itibaren üç boyutlu çizimler devreye giriyor, daha sonra teknik çizimler… İşimizi severek yaptığımız için sadece iş olarak bakmıyoruz. Hiçbir zaman öyle bakmadık. Bu süreçlerde bu yaklaşımımız da etkili oluyor. Çıkan ürünü sadece vizelemek ve teslim etmek derdinde değiliz. İstenileni karşılıyor ve her zaman da daha fazlasını yapıyoruz. Bu noktada biz de tatmin oluyoruz aslında, bu da önemli bence 😊.


Bilmiyorum, bu bazen küçük bir detay da olabiliyor. İster istemez o mekânın içinde yaşamaya başlıyoruz ve hadi burada bu da olsun, buraya böyle bir şey de düşündük diyerek ilerliyoruz. Bunu engelleyemiyoruz.


JD: Bu güzel bir şey, sizi canlı tutuyor.


FÖ: Kesinlikle. Böyle olması daha iyi yoksa her şey bir robotun elinden çıkmış gibi oluyor.


JD: Sürecin en sevdiğin kısmı nedir?


FÖ: Fonksiyonların oturması çok hoşuma gidiyor. O fonksiyonların kütleye dönüşmesi de. Yani artık iki boyuttan üç boyuta hatta dördüncü boyuta geçiş anı. Çünkü orada gerçekten üretim var bir şeyler doğurmaya çalışıyorsunuz. Bir de tabi ki işin en zorlu kısmı da ürettiğiniz şeyin uygulanması. Kontrollük süreci.


JD: Kaç kişilik bir ekipsiniz?


FÖ: Başladığımız yıl amcam ile birlikte sadece ikimizdik. O günden bugüne partneriz. Şu anda birlikte çalıştığımız 4 kişi var. Aynı zamanda iş birliği yaptığımız iki mimari ofis var. Yani bazen küçülüp bazen büyüyebiliyoruz.


JD: Kıbrıs pazarı için nasıl tasarımlar yapıyorsunuz özellikle dikkat etmeniz gereken bir şey var mı?


FÖ: Genelleyebileceğim bir durum yok sanırım. Çok değişiyor. Klasik sevenler de var, modern sevenler de var.


Bu konu biraz da karşı tarafın vizyonu ve istekleri ile alakalı. Gerçekten çok farklı profiller var. Bir kategoriye koyabileceğimden emin değilim. Karşı tarafın ne istediğini bilmesi tasarım sürecini şekillendiriyor. Sonuçta direktifi ve yönü az çok size müşteri veriyor. Müşteri nereye gideceğini bilmiyorsa, siz de sürekli bir şeyleri deneyerek aslında onun ne istediğini keşfetmeye çalışıyorsunuz.


JD: Teknoloji tasarım yapma şeklinizi değiştirdi mi nasıl değiştirdi?


FÖ: Haha! 😊Bunu amcama sorsaydın kesinlikle sana kahkahalar içinde cevap verirdi.

Benim eğitim sürecim teknoloji ile başladı. Örneğin lisede ICT A Level sınavına girdim. Yani ben Photoshop’u aslında üniversitede değil de lisede kullanmaya başlamıştım. Bu üniversitede bana ciddi bir katkı sağladı. Kolajlar, çizimler ve sunumlarım zengindi. Görsel açıdan projelerimin etkisini artırıyordu. Bize bir hocamız şöyle demişti: ‘İsterseniz tasarladığınız proje ayakta durmasın, strüktürel olarak tehlikeli olsun ama görsel olarak o projeyi satabiliyor olmanız gerekiyor. Satabiliyorsanız başarılısınız demektir. Çünkü satışı gerçekleştirdiniz’. Kolonu var mıydı? Yok muydu? Şu anda hepimizin en büyük yanılgısı bu bence.


Bugün sürekli Pinterest’teyiz. Herkes Pinterest’i biliyor. Geliyor ve ben bunu istiyorum diyor. İstedikleri şeyin mümkün olmadığını, böyle bir detayın uygulanabilir olmadığını veya sıkıntılı olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Çünkü sonuçta getirdikleri örnekte mekânın genelini değil de küçücük bir karesini görüyorsunuz. Geride neler olup bittiğini bilmiyoruz. O yüzden teknoloji bu açıdan gerçekten işleri çok değiştiriyor. Olay aslında bazen danışıklı dövüşten ziyade bazen bel altına gidebiliyor! Diğer taraftan da teknolojinin sunum ve üretim hızı açısından bayağı büyük bir katkısı var. Örneğin biz VR gözlük kullanıyoruz. Dolayısıyla 360 derece üretim yaptığımızda bu teknoloji ile birlikte müşterimizin mekân algısını daha da zenginleştirebiliyoruz.


Ofis Projesi - Ortaköy, Lefkoşa - 3D ve Fotoğraf

Ofis Projesi - Ortaköy, Lefkoşa - İç Mekan - Fotoğraf


Ofiste herkes küçük küçük teknolojik gelişmelere katkı koyuyor. Gelişmeyi ve geliştirmeyi seven insanlarla birlikte iş yaptığımız için herkes bir katkıda bulunarak sunumumuzu veya hizmetlerimizi bizim de keyif alabileceğimiz şekilde zenginleştirmeye çalışıyor.


JD: Çok güzel. Tasarım şeklinizin bundan sonra nereye gideceğini düşünüyorsun?


FÖ: Yeniliğe karşı koyamazsınız. Değişen, sunulan veya elde edilebilir sistemlerle ilerlemeniz gerekiyor. Direnmemek gerekiyor. Günümüzde çok yaratıcı araçlar var, olmaya da devam edecek. Tabi ki herkes kendini farklı şekillerde ifade etmekte hala özgür. Örneğin arazide, yerinde tebeşirle yere odaların şeklini veya yerlerini çizerek mekânı müşterinize hissettirebilirsiniz. Baktığınızda sadece bir tebeşir kullanarak da etki yaratabilirsiniz. Teknolojiyi de kullanabilirsiniz. Elinizde ne varsa onu değerlendirmelisiniz.


Bizim için son dönemlerde gözlük çok ciddi bir artı oldu. Kendimize kattığımız bir değer oldu.


Konut Projesi - Yenikent, Gönyeli- 3D


JD: Sadece tasarım özelinde düşüncelerin nasıl?


FÖ: Kalem ve kâğıtsız mimarlık yapılabileceğini sanmıyorum. O hissiyat bana çok yanlış ve mekanik geliyor. Sadece AutoCAD kullanarak tasarım yapamazsınız. Eliniz kalem ve kâğıda değmeli. Bunu kesinlikle değiştirmek istemiyorum. Özellikle bazen sıkıştığım noktalarda yani örneğin planı istediğim şekilde çözümleyemediğim veya oturtamadığım anlarda hemen kalem ve eskiz kâğıdına sarılıyorum.

Çizim yapabilmek çok kıymetli. Her mimarlık öğrencisinin veya her tasarımcının çizim yapabiliyor olması, derdini kâğıt üzerinde anlatabiliyor olması gerekiyor. Bu çok temel bir şey. Bazen kağıdınız olmasa da kaleminizin mutlaka yanınızda olması gerekiyor. Tuvalet kağıdına bile çizim yaptığımı biliyorum!


Bu biraz da içgüdüsel bir şey.


Yarışma projelerini düşünün. Farz edin ki yurt dışında uluslararası bir yarışmaya katıldınız. Oraya öyle bir içerik koymanız gerekiyor ki siz orada olmasanız da konseptiniz ve bakış açınız verdiğiniz tüm küçük detaylarla anlaşılır olsun.



Ofis Projesi - Haspolat- 3D


JD: Haklısın. Güzel bir örnek. Gelecek için planların nedir?


FÖ: Doktora düşünmüyorum. Yazı ile aram çok iyi değil. Literatür yazmayı çok seven biri değilim hatta yüksek lisansımda tezimi yazabileceğimi de düşünmüyordum ama başardım. İlgi alanım olan koruma ve restorasyon ile ilgili sempozyumlar veya konferanslara katılmak istiyorum. Kesinlikle fuarları ziyaret etmek istiyorum. Kendimi geliştirebileceğim platformlara daha sık katılmak istiyorum. Buralardan öğrendiğim şeyleri iş yerime de yansıtabilirim. Biraz da şirketimizin satış ve yalıtım kısmını kurumsallaştırmak gibi bir hedefim var. Kendi işlerimizle çok yoğunuz ama dışarıdan bakıldığında daha güzel olacak şekilde orayı da geliştirmek gibi bir niyetim var. Zamanla olacak çünkü artık her şeyi aynı anda yapamayacağımı kabul ettim 😊.


JD: Önümüzdeki birkaç yıl için beklentilerin nelerdir?


FÖ: Benzer şeyler… Sadece umarım ekonomik açıdan ülke olarak daha rahat nefes alabiliriz. Bir şeyler üretmeye çalışıyoruz, emek veriyoruz ve bunun karşılığını da görmek istiyoruz. Ara ara da olsa kaçıp gitmek farklı bir ülke gezip görmek ve sergilere gitmek… Sanatla veya kültürle ilgili olan şeyler beni besliyor.


JD: Mesleğini yapmadığın zamanlarda zamanını nasıl geçirmeyi seversin?


FÖ: Spor, müzik, kitap ve gezmek. Kesinlikle bir de yeme içme! 😊


JD: Şu anda ne okuyorsun veya dinliyorsun? Bize önerebileceğin bir podcast veya kitap var mı?


FÖ: Şu anda ‘Cracking the Da Vinci Code’ okuyorum. Ara ara Engin Geçtan’ın ‘İnsan Olmak’ kitabını okuyorum. Bir de Viollet-le-Duc’un Notre Dame’ın restorasyonu ile ilgili yazdığı bir kitabı okuyorum. Yine ara ara ‘İçindeki Devi Uyandır’ kitabını da okuyorum. Hepsi çok farklı. Özetle kişisel gelişim, mesleki gelişim ve biraz da fantastik ve macera kitapları…



JD: Güzel bir karışım.


FÖ: Neler dinliyorum? Çok karışık! Podcast olarak bu ara ‘Ortamlarda Satılacak Bilgiler’i dinliyorum. Geçenlerde ‘Deyimler’ bölümünü dinledim. Podcast işine çok fazla giremedim ara ara takip ediyorum. ‘Fularsız Entellik’ podcastinde ‘Aptallaşıyor Muyuz?’ bölümünü dinlemiştim o çok ilginçti.

Müzik olarak da son dönemlerde çok fazla klasik müzik dinliyorum. Aslında daha çok caz ile klasik müziğin yorumlarını dinlemeyi tercih ediyorum. Eugen Cicero’yu dinlemenizi tavsiye ederim. Genellikle sözlü müzikleri dinlemeyi tercih etmiyorum. Anlamlandırmaya çalıştığım için özellikle çalışırken beynim o tarafa kaysın istemiyorum.

Podcastler


JD: Yaratıcı bir evde mi büyüdün?


FÖ: Bence evet. Annem ilkokul öğretmeniydi. Şimdi emekli oldu. O da benim gibi kova burcudur. O da üretmeyi ve yaratmayı çok seviyor. Çalıştığı dönem, okuldan sonra bizimle ilgilenmek için geniş bir vakti oluyordu. Patates baskıları ve resim yapıyorduk. Legolarla oynuyorduk. Sağ olsunlar hiçbir zaman bu konularda önümüzü kesmediler. Her şey tadında önümüzde oluyordu. Olmadığı zamanlarda ise yaratmayı biliyorlardı. Bunu bana ve kardeşime de aşıladılar. Genetikle alakalı bir durum da var sanırım, çünkü babamın çizimleri iyidir. O da mühendis olduğu için yaratmayı seven birisidir.


Ne olmadan yaşayamazsın?


Yemek! 😊😊 Net. Yemeği seviyorum çünkü. Hayatta kalmak için değil olay. Kesinlikle zevkle alakalı.


JD: En sevdiğin tatil yeri?


FÖ: Spesifik bir yer söyleyebileceğimden emin değilim. Akdeniz bana çok keyifli geliyor. İspanya veya İtalya. Farklı hayallerim de var örneğin bir bağ bozumuna gitmek gibi. Orada bir köyde yaşayıp civarı gezmek. Diğer yandan şehirde olmayı da çok seviyorum. Bir ülkenin şehrini de kırsal bölgelerini de gezmek istiyorum. Nedense Avrupa’ya doyamadığımı düşünüyorum! Afrika, Latin Amerika veya Avustralya gibi ülkelere şimdilik çok fazla ilgi duymuyorum…


Son tatilim, yüksek lisansım öncesi Portekiz’deydi. Daha sonra pandemi diyerek sezonu kapattık. Umarım yeniden açacağız! Portekiz çok keyifliydi çünkü yemek açısından zengin bir bölge! Dönüp dönüp aynı yerlere gitmek de beni pek bozmuyor 😊.


JD: 2018 yılında kaç yaşındaydın?


FÖ: 30.


JD: Master için harika bir yaş. Ben de şu anda 30 yaşındayım. Bu aklımla yüksek lisans yapmak isterdim.


FÖ: Kesinlikle. Lisans bittikten sonra mutlaka ara verilmeli. Biraz çalıştıktan sonra akademiye devam edilmeli diye düşünüyorum. Gerçekten daha bilinçli hareket edebiliyorsunuz. Paylaşmak daha rahat oluyor. İş hayatında bir proje ile geçinemeyeceğiniz için doğal olarak birçok proje üzerinde çalışıyorsunuz. Bu deneyimim dolayısı ile işte olduğu gibi, okulda da kendi projem dışında diğer öğrencilerin de projelerini takip ediyordum. Tüm süreçlerine hakimdim! Çok ciddiyim. Bana ‘hocamız bile senin bildiğin kadar bilmiyor’ diyorlardı.


JD: Kıbrıs hakkında en sevdiğin şey?


FÖ: Ailem, arkadaşlarım ve yemekler. Kurduğum duygusal bağlar beni her zaman burada tutan şeydir. Yoksa kesinlikle bu saydıklarım dışında beni burada tatmin eden bir şey yok. Çok üzgünüm ama diğer her şeyden git gide soğuyorum. Özellikle de içinde bulunduğumuz sistemden. Burada bir şeyler başarmak isteyen veya üretmek isteyen insanlar için ciddi bir potansiyel var fakat o kadar çürük bir sistem var ki gerçekten hevesiniz kalmıyor. Gidip başka bir yerde üreteyim de en azından bir adım atmış olurum diye düşünüyorsunuz.


JD: Sabah ilk yaptığın şey nedir?


FÖ: Kedim Dali’yi mıncıklıyorum.


JD: İyi bir kafe veya restoran önerebilir misin?


FÖ: Son dönemlerde Gustav’ı kahve ve tat olarak beğendim. Hoşuma gitti. İsmi sanırım ‘Japanese Blend’ olan bir kahvelerini beğenmiştim. Restoran olarak sürekli gittiğim ve gerçekten gitmekten keyif aldığım L’okal var. Nomi de güzel. Çağın hepimizi yediriyor! 😊 Bir de Brasserie Chaglayan’ı öneririm. Bunlar dışında yeni bir keşfim yok şu aralar.








JD: Mimarlık okumak isteyenler için deneyimlerin üzerinden herhangi bir tavsiye veya herhangi bir son söz söylemek ister misin?


FÖ: Bence tamamen bu bölümü okumayı ve mimarlık yapmayı gerçekten istiyorlarsa okumalılar. Bu sadece mimarlıkla ilgili değil. Ancak o zaman keyifli ve zevkli oluyor çünkü hayat aslında mesleğinizle başlıyor… O sizin ekmek teknenizdir. Zorunlu olarak bir mesleği yapmak gerçekten keyif vermiyor. Severek ürettiğiniz şey başkadır, üretmek için ürettiğiniz şey başkadır. Umarım bunun farkında bir başlangıç yaparlar.


Spesifik olarak mimarlıkla ilgili, örneğin sevdiğim birine söyleyecek bir şeyim olsa: Bence öğrenirken kesinlikle kendine sınır koyma. Paylaş, iletişimde ol. Sonuca değil de sürece odaklan ve o süreçten keyif al. Çünkü bu süreci hep kaçırıyoruz. Teslim tarihlerine odaklanıyoruz veya elimden çıksın diyoruz. Halbuki o süreçte öğrenebileceğin çok şey var. Aynı proje üzerinde uğraşan bir sürü insan var. Herkes oraya farklı bir yorum veya farklı bir sunum tarzı getiriyor. Bunlardan çok şey öğrenebilirsin. Ağ kurmak. Çok sürpriz kapılar açabiliyor!


Öğrenmeyi seviyorsan da süreçten keyif alırsın. Aksi taktirde sevmezsen hoş olmaz. Gün dolmaz. Gün boyu oradan çıkmayı beklemek kendim için de sevdiğim bir şey değil. Mecbur hissettiğin için değil gerçekten benimsediğin ve sahiplendiğin için bir bu yolu seçmek çok önemli.

Evet durum bu.


JD: Çok güzel. Sayende bir sürü güzel şey öğrendim.


FÖ: Sevindim. Beni bu röportajlar serisine layık gördüğünüz için çok teşekkür ederim.


JD: Biz de çok mutlu olduk. Çok teşekkürler!

 

Miro Designroom (0392) 223 87 82 | 0533 820 27 56 | info@mirodesignroom.com

Hazırlayan Jasmine Dinand | jasminedinand@gmail.com


Mimar Fatmagül Öge | oge.fatmagul@gmail.com


205 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

コメント


bottom of page