Tasarımcılar ile Röportajlar #4: Nermin Gündoğdu


Tasarım meraklıları, tasarımcılar ve tasarım savunucuları!



Hepiniz yeni oluşumumuz ‘Tasarımcılar ile Röportajlar’ diyalog platformumuza okuyucu veya isterseniz katılımcı olarak davetlisiniz! Sizin de bizim gibi kaliteli mekân uygulamalarına dair ortak dertleriniz varsa bu seri için en az bizim kadar heyecanlanacağınızı düşünüyoruz!


Tasarımcılar ile Röportajlar serisi, adamızda içmimarlık, mimarlık, tasarım ve benzeri mesleklerle uğraşan kişilerin hikâyelerini dinlemek ve sizlerle de paylaşmak için güzel bir fırsat sunuyor. Onların ofislerine, çalışma alanlarına gidiyoruz, bir kahve eşliğinde çalışmaları, yaşamları ve gelecekleri hakkında konuşuyoruz.



Jasmine Dinand: Benim en sevdiğim ve ilk sorduğum sorular ile başlayalım mı? Bugüne nasıl geldin veya bu mesleği nasıl seçtin?


Nermin Gündoğdu: Küçüklükten beri bize sorulan bir soru vardır ya, ‘’büyüyünce ne olmak istersin?’’ O zamanlardan herkes bu soruyla birlikte bu konu üzerinde bir düşünce safhasına giriyor aslında. Hepimizin küçükken ya gördüğümüz bir film ya da izlediğimiz bir rol modelimiz vardı. Bir yerlerden ilham alarak kafadan alakasız birkaç meslek attığımız da olmuştur. Ben de o zamanlar performans üzerine dayalı bir şeyler söylüyordum. Tam olarak ayakları yere basan hayaller değildi bence. Daha çok günlük hayallerdi.


Daha sonra okula başlayınca, daha oturaklı kariyer bilgileri edinmeye başladım. Ailem bankacılık, finans ve muhasebe sektöründe. Onlar beni kendi gözlemlerine dayalı olarak, mezun olduktan sonra iş ve kariyer imkânı olan bölümlere yönlendirdiler. Yani yönlendirme de diyemem sadece fikirlerini sorduğumda bana fikir verdiler. Çok fazla bir şey söylemek istemediler. Okulda resim ve seramik gibi derslere ilgim vardı. Bu dersler okulumuzda bize hobi olarak empoze ediliyordu. Bu derslere ayrılan süreler bana yetmiyordu. Daha fazla resim yapmaya devam etmek istiyordum bu yüzden de özel ders almaya başladım. Daha sonra ise bunu iş olarak da yapmak istemeye başladım.


Siyasi olarak çok konulu bir ülkede yaşadığımız için babam uluslararası hukuk alanını potansiyel ve gelişmeye açık bir alan olarak görüyordu. Fakat ben kendimi hiç böyle resmi bir şeylerin içinde göremedim. Dedim ki ‘’ben ne olursa olsun bu okulda bize hobi olarak empoze edilen şeylerin içinde kalacağım galiba. İşin ucunda sadece öğretmenlik kariyeri veya atölye bile olsa, yolumu bu yönde çizmek istiyorum’’. İçmimarlığı da dilime dolamaya lise 2 ve 3 gibi başladım ve gerçekten kendi kendime oturup düşünmeye, gözlemlemeye ve sorgulamaya başladım. Dergiler almaya başladım. Şimdi yaşım ortaya çıkacak ama, o zamanlar çok fazla Google veya Pinterest gibi kaynaklar yoktu. Bir dergi alışkanlığı vardı.


Bu arada dayım mimar, büyük babam da marangoz. Önceden oturduğumuz evlerin oluşum süreçlerinin bir kısmını albümlerden bir kısmını da şahsen gördüm. Dayım mimardı, annemin görsel yeteneği iyiydi, elinde sürekli birşeyler karalıyordu ve dedem de ölçülendirip üretimini yapıyordu. Tüm süreç bizim yaşam alanlarımıza yayılarak bir birliktelikle ortaya çıkıyordu. İkinci evimiz yapılırken İstanbul’a gidildiğini, tekstil ürünlerini alındığını ve ahşap seçimlerinin yapıldığı günleri hatırlıyorum. Bu projelerimizde bir içmimar yoktu. Ben de o zamanlar bu işlerin meslek olarak edinebildiğinden habersizdim 😊.


JD: O dönem içmimarlık popüler bir meslek miydi?


NG: Pek değildi. Mimarlık daha popülerdi. Meslek seçimi söz konusu olduğunda, mimarlık daha çok ön plandaydı. Yani hatta ben içmimarlık okumak istediğimi dile getirdiğimde ‘’neden mimarlık okumuyorsun?’’ diye sorular geldi. Mimarlık okursam her iki mesleği de yapabileceğimi söylüyorlardı. Bu yanlış söyleme de sık sık rastladığım oluyordu. Ben de o zaman yeterli akademik bilgim ve piyasa deneyimim olmadığı için bu sorulara cevap veremiyordum. O zamanki hislerime şimdi tercüman olacak olursam söyleyebilirim ki yapmak istediğim mimarlık değildi. Dekorasyon da değildi. Neyse ki bugün artık içmimarlığım kapsamı nispeten yerini buldu. Kimseden bu iki soruyu veya öneriyi duyup açıklama yapmak zorunda kalmıyorum. Tek hatırladığım bir şey var, insanların bir içmimarın ne iş yaptığını bilmiyor olması, bu işi kariyer olarak seçmeme engel teşkil etmemişti. Yeni gelişen bir sektör olmasına rağmen bu işe ayrı bir heyecan duyuyordum.


Lisede İngiltere’ye hazırlık için GCE sınavlarına çalıştığım dönem İngilizce dersine gidiyordum. İngilizce öğretmenimin kızı İngiltere’de içmimarlık yapıyordu. Onun yönlendirmesi sayesinde bir ön hazırlık yapmam gerektiğini yani bir portfolyo hazırlamam gerektiğini ve bunun için de bir sanatçıdan ders almam gerektiğini öğrendim. Bunun sebebi de okuldaki eğitimin ve hazırlığın yetersizliğiydi. Sanatçı olarak Özden Selenge’yi önerdiler. Sanat ve tasarımın ilk safhalarının eğitimlerini tamamlamam gerekiyordu. Onları tamamladım, daha sonra da başvuru yaptığım okullardan kabul aldım. Üniversite de sanat ve tasarım dersleri ile başladı ve orada daha da emin oldum ki yapmak istediğim şey gerçekten de içmimarlık. Sanat ve tasarımda beş farklı dal olduğunu öğrendim. Moda, dijital medya, güzel sanatlar, üç boyutlu tasarım gibi konuların derslerini almaya başladım. Projeler hazırlamaya başladım, atölye çalışmaları yaptım. Bize bu derslerin ve projelerin altındaki potansiyel meslek grupları da tanıtılıyordu.


Bahsettiğim gibi farklı branşların içinde konu uzmanlarından atölye dersleri alıp projeler hazırladığımız ilk yılımızın adı ‘Hazırlık Yılı’ydı. Aslında hazırlık yılı iki yıllıktı ama ben birinci yılı Kıbrıs’ta hazırladığım portfolyo dediğimiz denklikle tamamlamış oldum. Eğlenceli ve basit bir yıl olmasına rağmen, teknik altyapım güçlü olmadığı için bana biraz zor geliyordu. Her şeyi yeni gözlemliyordum. İçmimarlığı ilgi duyduğum ikinci alan olan güzel sanatlar ile kıyaslıyordum. İçmimarlığın nispeten daha sosyal oluşu ilgimi bu yönde tutmama neden oluyordu. Projeye ve kullanıcıya göre konunun değişmesi işin doğasına farklı bir dinamik katıyordu ve sanırım bu benim en ilgilendiğim kısım oldu. Böylelikle bölüm seçimimi de yaptıktan sonra içmimarlık eğitimim başladı. 2006-2010 aralığında okudum. Mezun olduktan sonra kısa bir dönem Kıbrıs’ta yüksek lisansımı yaptım ve doğrudan çalışmaya başladım.


Yüksek lisansımı Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde yaptım. Bu benim bocalama dönemimdi, çünkü Kıbrıs ölçeği bence insanın kafasını karıştıran bir sürü karmaşa ile dolu. İngiltere’de geçirdiğim süre boyunca bile Kıbrıs ile ilgili düşünceler kafamı karıştırıyordu. Örneğin; ‘’Kıbrıs’a döner miyim? Dönersem ne olur? Dönüp geri mi gitsem?’’ gibi şeyler sorgularken, geldim ve kaldım. Çünkü ne yapacağımı ve ne konuda uzmanlaşacağımı bulamadım. İçmimarlık okudum ve bitirdim. Üniversite birdenbire bitmiş gibi geldi ve ben uzmanlık arayışına düştüm. Bu yüzden birazcık gözlem yapmak adına Kıbrıs’a döndüm çünkü bu sorularımın cevabını yaşayarak bulabileceğimi düşündüm. Hayatımın lisans öncesi yılları burada geçti ama Kıbrıs’ta hangi platformda nasıl bir pazar var bilmiyordum. Hala daha bu konuda kafam karışık… O nedenle aklımda Kıbrıs’ta her şeyin bakir olduğu sempatisi uyandı ve kariyer yapmak için güzel bir ortam olabileceğini düşündüm. Her şey yeniydi çünkü. Endüstri yeniydi. Galiba biraz da kendimi boşlukta bulmak istedim. Güzel sonuçlar da aldım. Böyle yaptığım için pişman değilim fakat özellikle son dönemlerde kendimi sanki bir evrenin sonuna gelmiş gibi de hissediyorum.


JD: Hepimizde öyle bir şey var aslında. Ama her gün yeni sürprizlerle hayata devam etmiyor muyuz? Bitti dediğimiz yerde, kendi içimizde bir şey buluyoruz ve devam ediyoruz...


NG: Değişik bir boşluk var Kıbrıs’ta. Arayıştayken sürekli bizi tutan bir boşluk. Belirli bir çizgi yok, rota yok. Grafikler çok dalgalı. Bu da insanı sürekli enerjik tutuyor diyebilirim… Bardağın dolu tarafından bakacak olursam tabi 😊. Hiç dikkatimiz dağılmadan, olumsuzluklar ve yokluğa rağmen fırsatlar aramamız gerektiğini hissediyorum. Bu adada kötü olan şey sadece ekonomi veya politika değil bence. Adada yaşamanın belirli getirileri var. Buraya bir şeyler zor geliyor. Zor çıkıyor. Biraz kapalılık var, o yüzden çıkan tasarımlar da imkanlar çerçevesinde oluyor. Yani tasarımın her boyutunda özgürlük yok bizde. Tüketici bakış açısından da imalatçı bakış açısından da bu böyle. Bunlardan şikâyet etmemeye çalışıyorum çünkü yaratıcı olmak durumundayım. Bu şartlarda çalışmayı ben seçtim. Her koşulda yaratıcılığımızı kullanarak, ‘çare bularak’ tasarım yapabilmek bizim misyonumuz.


JD: Doğru diyorsun. Başka sektörlerde ve mesleklerde de yaratıcılık gerekli bir şey fakat tasarımcılar olarak bu konuda bizim rolümüz daha değerli…


NG: İhtiyaca çare bulmak zorundayız. Üniversitede de bu böyleydi. Projelerimize her zaman bir limit koymak ve o limitler çerçevesinde yaratmak zorundaydık. Süre de bir limittir, ‘’bunun maketini yap’’ da bir limittir, projenin gerçek hayata geçirileceğindeki boyutu ve bütçe de. Üniversitede, sormalarına rağmen bütçe çok düşünemediğimiz kısımlardandı. Yeri göğü kaplayan bir malzemeden bir tasarım yaptığımızda sorarlardı; ‘’Haberin var mı bunun fiyatından?’’ Derdim ki ‘’Yok…’’. 😊 Yoktu yani. Ne güzeldi 😊…


JD: Doğru. Tasarım sonsuz bir şeydir ama proje dediğimiz şey belirli bir süre ile limitlidir.


NG: Evet. Doğrudur. Tasarım ile projeyi ayıran kısım da budur. Tasarım biraz daha limitsiz.

Ben de hala daha özümsüyorum bunu. Hala daha üniversite hayatım ve şimdi yaşadıklarım arasında, okuduğum, anladığım, dinlediğim ve öğrendiğim ama ifade edemediğim bir boşluk var. Düşün ki ben üniversiteyi bitireli 10 yıl oldu. Bu 10 yıllık süreç aslında esneyip uzarken yerine oturuyor. Bu muhteşem bir şey... Üniversiteye kadar aldığım lise eğitimimin sadece çok küçük bir kısmı mesleğime fayda sağlayabilecek donanımdaydı. Kaybettiğim bu vakit için çok üzülüyorum. Üniversiteye geldiğimde de pat diye bu kadar ilgimi çeken ve yerine oturan bilgiler edindiğimde, onları nereye koyacağımı bilemedim. Bilgileri dinledim, dinledim ve bir sünger gibi çektim. Şu anda hala o bilgilerin üzerinde düşünüyor, o bilgileri kullanıyorum ve anlamlandırmaya devam ediyorum.


JD: Bu çok güzel bir şey...


NG: Örneğin çok basit metaforlar. Kutunun dışından düşün. ‘Think outside the box’. Bu bilginin felsefi bir boyutu var. Herkesin çok kullandığı ve birazcık da klişeleşen bir alıntı olmasına rağmen bu alıntı okunduğu kadar basit değil. Dediğim gibi felsefi boyutunda değerlendirildiğinde ve özümsendiğinde anlamlanıyor ve artık o kutuyu evirip çevirebiliyorsunuz. Hatta bu alıntıya ‘‘niye dışından düşünmeliyim?’’ diye sorgulamalar, ‘‘bazen de içinden düşünebilirim, kenarından bakabilirim veya üzerine çıkabilirim’’ gibi yorumlar getirebileceğiniz bir evreye giriyorsunuz. Ben her projemde genellikle bu bakış açısını ele almaya çalışıyorum. Bazen bakış açımı değiştirmem gerektiğini hissediyorum. Tıkandığım noktada kendime diyorum ki ‘’Nermin, sorun bakış açın, bunu değiştirebileceğin bir şey yap.’’



O yüzden, bunun gibi küçük alıntılar, hocalarımın olumlu veya olumsuz yorumları sürekli aklımda. Üniversiteyi kısa ve şanslı bir dönem olarak görüyorum. Çünkü şu an ilhamımın bittiği bir dönemdeyim. Nereden ilham alacağımı bilemiyorum. Etrafımda bu meslekte kariyer yapmış ve çok güzel şeyler başarmış insanlar var ama az. Bir de bu insanlarla çok az iletişim ve etkileşim halindeyiz. Akademi dışında piyasada buluşabildiğim meslektaşlarım neredeyse yok. Sürekli birlikte çalıştığım insanlar da ya teknik ekipler ya da müşterilerim. Sonuç olarak ilham bakımından biraz tıkanmış durumdayım. Bu konuda bir şeyler yapmam gerektiğini hissediyorum.


JD: Yani bu ihtiyaçları karşılayacak bir platform veya bir buluşma alanının destekleyici olacağını mı düşünüyorsun?


NG: Evet. Yani bizi bir araya getirebilecek bir şeylerin olması lazım.


Aynı tip insanların birlikte yürüyebilmesi, bir arada olabilmesi için ortada bir bahane olması gerekiyor. Tesadüfen, benim şansıma, yaptığım ticari projeler sayesinde birlikte çalıştığım bir grafik tasarımcı var. Bu arkadaşım, marka danışmanlığı da yapabilecek düzeyde bir insan. O nedenle içmimari projelerin bazılarında konsept geliştirme evresinde, benim gibi düşünen veya benimle aynı kaygıyı taşıyan birisinin var olması beni çok motive ediyor.



JD: Tasarım ekip işi.


NG: Aynen öyle. Müşteri, içmimar ve uygulayıcı denkleminde tek başına kaldığın zaman, tasarım konusunda çatışmalar çıkabilir. Konu ‘Bence bu güzel. Ben bunu beğendim.’’, ‘’hayır, ben bunu beğenmedim’’ noktasında kalır… Halbuki tasarım ne bir zevk konusu ne de bir güzellik konusudur. Göreceli bir sıfat üzerine kurabileceğimiz cümleler olmamalı tasarım konusunda.


JD: Evet, doğrudur.


NG: Az önce konuştuğumuz gibi, her projenin bir çerçevesi var ve onun içinde ilerler. Güzellik veya zevk meselesi hiçbir zaman olmamalıdır. Bazen oyun trendler üzerine kurulsa da bu da görece barındırmıyor…


JD: Yüksek lisansın hangi konu üzerineydi?


NG: Aslında yüksek lisansıma ilk İngiltere’de başlamıştım. Adaptive Reuse’ üzerineydi. Sanırım üniversitenin ekolünden veya İngiltere’nin bu alanda gözlemlenen potansiyelinden kaynaklanan, binalarda yeniden kullanım üzerine bir sempatisi vardı bu bölümün. Projelerimiz çoğu zaman eski bir binanın içinde yeni bir kullanım potansiyeli geliştirme veya bir ek yapma üzerineydi. Ben bu alanın felsefi kısımlarına da ilgiliydim. İlgilendiğim kısımlar da özellikle uzak doğu kültürlerinin etkileri olan minimalizm, zen, feng shui gibi uygulamalardı.


Açıkçası bu bölümün derinliğinden birazcık boğulmuştum. Teknolojik şeyler de ilgimi çekiyordu. Aynı anda her şeye ilgi duyduğum bir dönemdeydim. Bir yandan da yeniden yüksek lisansa başvurmak için belirli teslim tarihlerini geçirmemem gerekiyordu. En iyi okullar ve bölümleri araştırırken Cardiff Üniversitesi’nde restorasyon üzerine 2 yıllık bir bölüm buldum ve ona başvurdum. Kabul aldım. Buradaki yüksek lisans ise ‘detailing’ restorasyonu üzerine kuruluydu. Yani kapının kolu, alçıpanın kenarı gibi birçok spesifik konu ile ilgileniyordu. Burada da bocalayıp aslında bunu da yapmak istemediğimi fark ettim ama ne yapmak istediğimi de bilemeyip eşyalarımı toplayıp Kıbrıs’a geldim.


Yani Cardiff’e taşınmak üzere eşyalarımı toplayıp, Kıbrıs’a geldim. Gelir gelmez, gördüğüm ilk iş ilanına başvurdum. Çalışmaya başladım. Mobilya atölyesi olan bir reklam ajansıydı. Tam olarak içmimarlık alanında değildi ama başka bir iş bulamamıştım. Fena değildi çünkü o işyerinin bünyesinde bir ofisim vardı. Yaptığım ilk işlerden biri içki rafıydı ve ben buna çok heyecanlanmıştım. Çünkü ilk defa üç boyutlu bir programda çizdiğim bir şey bir atölyede üretilecek ve ben onu gerçek boyutunda görebilecektim. Ama oradaki heyecanımı kısa sürede tükettim çünkü tam olarak içmimarlık yapmıyordum. İşler sonlanmıyordu. Çalışan olduğum için kontrol benim elimde değildi, kararları da ben veremiyordum.


Sonra, insan odaklı bir iş yaptığımızı fark ettim. İnsanları daha iyi tanımam, ikna ederken daha farklı beceriler geliştirmem gerektiğini ve algı kuramını daha iyi tanımam gerektiğini fark ettim. Zaten kendime bir uzmanlık alanı arıyordum demiştim ya…


Sonra bir şekilde feng şui ile buluştum. Zaten üniversitede bir projem spritüal bir konu üzerineydi. Yavaş yavaş uzak doğu öğretilerine yönelmeye başladım. Kıbrıs’ta da bu konu üzerine araştırmama devam edince feng şui üzerine uluslararası sertifikası olan bir hocanın eğitim programını buldum. Eğitimler Singapur, Malezya’daydı. Çok uzaktı. İşten izin de alamıyordum. Tesadüfen o ara hocanın İstanbul’a geldiği periyodları buldum ve orada eğitimime başladım. Sonra baktım ki bu eğitim akademik bir eğitim değil. Evet, tamam, bir dernekleri var, bir sertifika var, kabul edilmiş bir bilgi de var ama akademik değil. Ben daha akademik bir eğitim istiyordum. Bu yüzden tekrar yüksek lisans yapmaya karar verdim. Yoluma feng şui etkileri ile başladığım için yüksek lisansımı algı kuramı, felsefe gibi konular arasından seçmeye çalıştığım, bocaladığım bir dönem geçirdim yine. Sonuç olarak akademik literatürdeki konumu ‘human behavior’ ve ‘environmental psychology’ olarak buldum. Bu konuları, kişi, insan, mekân ve zaman olarak özetleyebilirim. Günün sonunda meslek hayatımda nasıl kullanacağımı hiç bilmediğim bir yüksek lisans yapmış oldum. 😊


JD: Eminim bu da zamanla yerine oturacak veya oturmaktadır... 😊


NG: Oturdu zaten 😊 Yaptığım yüksek lisansımı mesleki hayatımda pazarlayabilmeyi hedeflemiştim. Ama bunu nasıl yapacağımı bulamamıştım. Çünkü bu konular aslında saklı bilgiler… Mesleğimi yaparken bu bilgiler sayesinde müşterilerimi gözlemleyebildim, ağzından çıkanların ne olduğunu anlayabildim ve anladıklarımı içmimari ölçekte oturtmaya çalıştım. Öğrendiğim şeylerin faydasını çok gördüm ama insanlara bunu direkt olarak söylemek veya anlatmak hedefimi doğal olarak bırakmış oldum...


JD: Evet, endirekt.


NG: Dolaylı. Mesela insanlar hep ‘’siyah mekanlar çok küçük gösterir’’ diyorlar ya. Aslında öyle bir şey yok. Bir mekânın aldığı ışık miktarı veya içindeki formlarla, o mekânın algısını yönetebiliriz. Yani ben projelerimde yüksek lisansımda öğrendiğim şeyleri uyguluyorum ama kimsenin bundan haberi yok. Sonradan söylüyorum. İlgi duyan biri ise anlatmaya da çalışıyorum. Yani kısacası ben bugün, üniversite ve yüksek lisans bölümlerimin her birinde öğrendiğim bilgilerin ve ilkelerin hepsini harmanlayıp yaptığım projelerime yansıtıyorum.



JD: Peki, artık uzmanlığım budur dediğin bir yerde misin? Ya da hani tarzını nasıl tanımlarsın diye bir soru sorsam? Bu soru sana uygun duyulursa...


Tarz değil de yaklaşım ve benimsediğim ilkeler gibi düşünebiliriz bunları. Kıbrıs ölçeğinde, ‘’benim bir tarzım var’’ demek bence biraz zor çünkü hiçbir müşteri aynı şeylerin çizilmesinden hoşlanmaz. Ben her seferinde her müşterim için farklı materyal panosu, farklı ilham veya fikir panoları oluşturuyorum. Çünkü her müşteri kendisine özel bir şey istediği için bir içmimara geliyor. Bir yandan da tabi ki her projemin de kendi içinde belirli bir formülü vardır.



Bazen kendimi ölçüp tartmak için günlük ofis işlerime kısa bir ara veriyorum. Yaptığım işlere bakıyorum ve aralarında ortak şekilsel yaklaşım benzerliklerini fark ediyorum. Yine de projeler genelde kullanıcısına ya da ticari markanın kurumsal kimliğine göre şekilleniyor. Üzerime yapışmış bir brütalizm etkisi var doğruya doğru. Şimdi konumuz ile alakası olmayan bir kelime ile girmiş oldum konunun ortasına 😊 Hep beton kullanarak gittiğim projelerim var. Şimdi açıp Instagram profilime de bakarsanız betonun işlendiği bir profil görebilirsiniz. Kendi içinde farklılık gösterse de illa projelerimin bir yerinde veya tamamında vardır.


Betonu ilk kullanmaya başladığımda ‘’benim tarzım ne? Ne olmalı? İnsanlar bana nasıl gelmeli?’’ diye kendime soruyordum. Daha sonra bu malzemenin ekonomik bir boyutunun olduğunu fark ettim. Malzeme de uygulaması da uygundu. Aynı zamanda beton bazlı materyaller ile daha rahat baskın tasarımlar yapabildiğimi fark ettim. Daha önce bahsettiğim gibi Kıbrıs’ta imalat, üretim ve bütçe sıkıntıları olmasına rağmen beton bana elverişlilik sağladı. Yüzey olarak da kütle olarak da.



Brütalizm, esasında savaşın ardından çıkan bir akım olarak bilinir. Yani insanların ekonomik sıkıntılarının üzerine doğmuş bir akımdı bu. İnsanların savaşta kaybettikleri mahalleler vardı. Bölgeler vardı. Yüzlerce insanın tek konut sahibi olması çok zordu. O dönemlerde binalar dikey büyümek zorunda kaldı. Bir mahalleyi bir apartmana sokmak zorunda kaldılar ve ortaya kütlesel ve birazcık da başka insanların gözüne kötü görünümlü, brütal binalar çıktı. Brütal ters ve gaddar anlamlarına gelen, İngiliz bir gazetecinin söylemiydi. Akımın adı da literatüre brütalizm olarak yerleşti… Bu da bu akımın tarihi arka planı 😊…


Sonradan düşünüyorum da belki de ben bu malzemeyi kullanmaya biraz bilerek biraz da bilmeyerek başladım. Tam olarak bilemiyorum ama benzer kaygılarla kullanmaya başladım diyebilirim. Kıbrıs’ta bir şey yapmak zor, örnek alınacak pek fazla şey yok, bütçeler dar ve girişimciler çok! Kıbrıs’ta genç yaşta çok girişimci var. Bir şeyler yapmak istiyorlar ama gerçekten düşük bütçelerle başlıyorlar. Ben de ilginç bir şekilde tarzımı betonla buldum 😊. Yani bu bir tarz meselesi mi yoksa şartlar meselesi mi diye de soruyorum kendi kendime…


JD: İkisi birden... (?)