top of page

Tasarımcılar ile Röportajlar #4: Nermin Gündoğdu

Güncelleme tarihi: 10 Eki 2022


Tasarım meraklıları, tasarımcılar ve tasarım savunucuları!



Hepiniz yeni oluşumumuz ‘Tasarımcılar ile Röportajlar’ diyalog platformumuza okuyucu veya isterseniz katılımcı olarak davetlisiniz! Sizin de bizim gibi kaliteli mekân uygulamalarına dair ortak dertleriniz varsa bu seri için en az bizim kadar heyecanlanacağınızı düşünüyoruz!


Tasarımcılar ile Röportajlar serisi, adamızda içmimarlık, mimarlık, tasarım ve benzeri mesleklerle uğraşan kişilerin hikâyelerini dinlemek ve sizlerle de paylaşmak için güzel bir fırsat sunuyor. Onların ofislerine, çalışma alanlarına gidiyoruz, bir kahve eşliğinde çalışmaları, yaşamları ve gelecekleri hakkında konuşuyoruz.



Jasmine Dinand: Benim en sevdiğim ve ilk sorduğum sorular ile başlayalım mı? Bugüne nasıl geldin veya bu mesleği nasıl seçtin?


Nermin Gündoğdu: Küçüklükten beri bize sorulan bir soru vardır ya, ‘’büyüyünce ne olmak istersin?’’ O zamanlardan herkes bu soruyla birlikte bu konu üzerinde bir düşünce safhasına giriyor aslında. Hepimizin küçükken ya gördüğümüz bir film ya da izlediğimiz bir rol modelimiz vardı. Bir yerlerden ilham alarak kafadan alakasız birkaç meslek attığımız da olmuştur. Ben de o zamanlar performans üzerine dayalı bir şeyler söylüyordum. Tam olarak ayakları yere basan hayaller değildi bence. Daha çok günlük hayallerdi.


Daha sonra okula başlayınca, daha oturaklı kariyer bilgileri edinmeye başladım. Ailem bankacılık, finans ve muhasebe sektöründe. Onlar beni kendi gözlemlerine dayalı olarak, mezun olduktan sonra iş ve kariyer imkânı olan bölümlere yönlendirdiler. Yani yönlendirme de diyemem sadece fikirlerini sorduğumda bana fikir verdiler. Çok fazla bir şey söylemek istemediler. Okulda resim ve seramik gibi derslere ilgim vardı. Bu dersler okulumuzda bize hobi olarak empoze ediliyordu. Bu derslere ayrılan süreler bana yetmiyordu. Daha fazla resim yapmaya devam etmek istiyordum bu yüzden de özel ders almaya başladım. Daha sonra ise bunu iş olarak da yapmak istemeye başladım.


Siyasi olarak çok konulu bir ülkede yaşadığımız için babam uluslararası hukuk alanını potansiyel ve gelişmeye açık bir alan olarak görüyordu. Fakat ben kendimi hiç böyle resmi bir şeylerin içinde göremedim. Dedim ki ‘’ben ne olursa olsun bu okulda bize hobi olarak empoze edilen şeylerin içinde kalacağım galiba. İşin ucunda sadece öğretmenlik kariyeri veya atölye bile olsa, yolumu bu yönde çizmek istiyorum’’. İçmimarlığı da dilime dolamaya lise 2 ve 3 gibi başladım ve gerçekten kendi kendime oturup düşünmeye, gözlemlemeye ve sorgulamaya başladım. Dergiler almaya başladım. Şimdi yaşım ortaya çıkacak ama, o zamanlar çok fazla Google veya Pinterest gibi kaynaklar yoktu. Bir dergi alışkanlığı vardı.


Bu arada dayım mimar, büyük babam da marangoz. Önceden oturduğumuz evlerin oluşum süreçlerinin bir kısmını albümlerden bir kısmını da şahsen gördüm. Dayım mimardı, annemin görsel yeteneği iyiydi, elinde sürekli birşeyler karalıyordu ve dedem de ölçülendirip üretimini yapıyordu. Tüm süreç bizim yaşam alanlarımıza yayılarak bir birliktelikle ortaya çıkıyordu. İkinci evimiz yapılırken İstanbul’a gidildiğini, tekstil ürünlerini alındığını ve ahşap seçimlerinin yapıldığı günleri hatırlıyorum. Bu projelerimizde bir içmimar yoktu. Ben de o zamanlar bu işlerin meslek olarak edinebildiğinden habersizdim 😊.


JD: O dönem içmimarlık popüler bir meslek miydi?


NG: Pek değildi. Mimarlık daha popülerdi. Meslek seçimi söz konusu olduğunda, mimarlık daha çok ön plandaydı. Yani hatta ben içmimarlık okumak istediğimi dile getirdiğimde ‘’neden mimarlık okumuyorsun?’’ diye sorular geldi. Mimarlık okursam her iki mesleği de yapabileceğimi söylüyorlardı. Bu yanlış söyleme de sık sık rastladığım oluyordu. Ben de o zaman yeterli akademik bilgim ve piyasa deneyimim olmadığı için bu sorulara cevap veremiyordum. O zamanki hislerime şimdi tercüman olacak olursam söyleyebilirim ki yapmak istediğim mimarlık değildi. Dekorasyon da değildi. Neyse ki bugün artık içmimarlığım kapsamı nispeten yerini buldu. Kimseden bu iki soruyu veya öneriyi duyup açıklama yapmak zorunda kalmıyorum. Tek hatırladığım bir şey var, insanların bir içmimarın ne iş yaptığını bilmiyor olması, bu işi kariyer olarak seçmeme engel teşkil etmemişti. Yeni gelişen bir sektör olmasına rağmen bu işe ayrı bir heyecan duyuyordum.


Lisede İngiltere’ye hazırlık için GCE sınavlarına çalıştığım dönem İngilizce dersine gidiyordum. İngilizce öğretmenimin kızı İngiltere’de içmimarlık yapıyordu. Onun yönlendirmesi sayesinde bir ön hazırlık yapmam gerektiğini yani bir portfolyo hazırlamam gerektiğini ve bunun için de bir sanatçıdan ders almam gerektiğini öğrendim. Bunun sebebi de okuldaki eğitimin ve hazırlığın yetersizliğiydi. Sanatçı olarak Özden Selenge’yi önerdiler. Sanat ve tasarımın ilk safhalarının eğitimlerini tamamlamam gerekiyordu. Onları tamamladım, daha sonra da başvuru yaptığım okullardan kabul aldım. Üniversite de sanat ve tasarım dersleri ile başladı ve orada daha da emin oldum ki yapmak istediğim şey gerçekten de içmimarlık. Sanat ve tasarımda beş farklı dal olduğunu öğrendim. Moda, dijital medya, güzel sanatlar, üç boyutlu tasarım gibi konuların derslerini almaya başladım. Projeler hazırlamaya başladım, atölye çalışmaları yaptım. Bize bu derslerin ve projelerin altındaki potansiyel meslek grupları da tanıtılıyordu.


Bahsettiğim gibi farklı branşların içinde konu uzmanlarından atölye dersleri alıp projeler hazırladığımız ilk yılımızın adı ‘Hazırlık Yılı’ydı. Aslında hazırlık yılı iki yıllıktı ama ben birinci yılı Kıbrıs’ta hazırladığım portfolyo dediğimiz denklikle tamamlamış oldum. Eğlenceli ve basit bir yıl olmasına rağmen, teknik altyapım güçlü olmadığı için bana biraz zor geliyordu. Her şeyi yeni gözlemliyordum. İçmimarlığı ilgi duyduğum ikinci alan olan güzel sanatlar ile kıyaslıyordum. İçmimarlığın nispeten daha sosyal oluşu ilgimi bu yönde tutmama neden oluyordu. Projeye ve kullanıcıya göre konunun değişmesi işin doğasına farklı bir dinamik katıyordu ve sanırım bu benim en ilgilendiğim kısım oldu. Böylelikle bölüm seçimimi de yaptıktan sonra içmimarlık eğitimim başladı. 2006-2010 aralığında okudum. Mezun olduktan sonra kısa bir dönem Kıbrıs’ta yüksek lisansımı yaptım ve doğrudan çalışmaya başladım.


Yüksek lisansımı Doğu Akdeniz Üniversitesi’nde yaptım. Bu benim bocalama dönemimdi, çünkü Kıbrıs ölçeği bence insanın kafasını karıştıran bir sürü karmaşa ile dolu. İngiltere’de geçirdiğim süre boyunca bile Kıbrıs ile ilgili düşünceler kafamı karıştırıyordu. Örneğin; ‘’Kıbrıs’a döner miyim? Dönersem ne olur? Dönüp geri mi gitsem?’’ gibi şeyler sorgularken, geldim ve kaldım. Çünkü ne yapacağımı ve ne konuda uzmanlaşacağımı bulamadım. İçmimarlık okudum ve bitirdim. Üniversite birdenbire bitmiş gibi geldi ve ben uzmanlık arayışına düştüm. Bu yüzden birazcık gözlem yapmak adına Kıbrıs’a döndüm çünkü bu sorularımın cevabını yaşayarak bulabileceğimi düşündüm. Hayatımın lisans öncesi yılları burada geçti ama Kıbrıs’ta hangi platformda nasıl bir pazar var bilmiyordum. Hala daha bu konuda kafam karışık… O nedenle aklımda Kıbrıs’ta her şeyin bakir olduğu sempatisi uyandı ve kariyer yapmak için güzel bir ortam olabileceğini düşündüm. Her şey yeniydi çünkü. Endüstri yeniydi. Galiba biraz da kendimi boşlukta bulmak istedim. Güzel sonuçlar da aldım. Böyle yaptığım için pişman değilim fakat özellikle son dönemlerde kendimi sanki bir evrenin sonuna gelmiş gibi de hissediyorum.


JD: Hepimizde öyle bir şey var aslında. Ama her gün yeni sürprizlerle hayata devam etmiyor muyuz? Bitti dediğimiz yerde, kendi içimizde bir şey buluyoruz ve devam ediyoruz...


NG: Değişik bir boşluk var Kıbrıs’ta. Arayıştayken sürekli bizi tutan bir boşluk. Belirli bir çizgi yok, rota yok. Grafikler çok dalgalı. Bu da insanı sürekli enerjik tutuyor diyebilirim… Bardağın dolu tarafından bakacak olursam tabi 😊. Hiç dikkatimiz dağılmadan, olumsuzluklar ve yokluğa rağmen fırsatlar aramamız gerektiğini hissediyorum. Bu adada kötü olan şey sadece ekonomi veya politika değil bence. Adada yaşamanın belirli getirileri var. Buraya bir şeyler zor geliyor. Zor çıkıyor. Biraz kapalılık var, o yüzden çıkan tasarımlar da imkanlar çerçevesinde oluyor. Yani tasarımın her boyutunda özgürlük yok bizde. Tüketici bakış açısından da imalatçı bakış açısından da bu böyle. Bunlardan şikâyet etmemeye çalışıyorum çünkü yaratıcı olmak durumundayım. Bu şartlarda çalışmayı ben seçtim. Her koşulda yaratıcılığımızı kullanarak, ‘çare bularak’ tasarım yapabilmek bizim misyonumuz.


JD: Doğru diyorsun. Başka sektörlerde ve mesleklerde de yaratıcılık gerekli bir şey fakat tasarımcılar olarak bu konuda bizim rolümüz daha değerli…


NG: İhtiyaca çare bulmak zorundayız. Üniversitede de bu böyleydi. Projelerimize her zaman bir limit koymak ve o limitler çerçevesinde yaratmak zorundaydık. Süre de bir limittir, ‘’bunun maketini yap’’ da bir limittir, projenin gerçek hayata geçirileceğindeki boyutu ve bütçe de. Üniversitede, sormalarına rağmen bütçe çok düşünemediğimiz kısımlardandı. Yeri göğü kaplayan bir malzemeden bir tasarım yaptığımızda sorarlardı; ‘’Haberin var mı bunun fiyatından?’’ Derdim ki ‘’Yok…’’. 😊 Yoktu yani. Ne güzeldi 😊…


JD: Doğru. Tasarım sonsuz bir şeydir ama proje dediğimiz şey belirli bir süre ile limitlidir.


NG: Evet. Doğrudur. Tasarım ile projeyi ayıran kısım da budur. Tasarım biraz daha limitsiz.

Ben de hala daha özümsüyorum bunu. Hala daha üniversite hayatım ve şimdi yaşadıklarım arasında, okuduğum, anladığım, dinlediğim ve öğrendiğim ama ifade edemediğim bir boşluk var. Düşün ki ben üniversiteyi bitireli 10 yıl oldu. Bu 10 yıllık süreç aslında esneyip uzarken yerine oturuyor. Bu muhteşem bir şey... Üniversiteye kadar aldığım lise eğitimimin sadece çok küçük bir kısmı mesleğime fayda sağlayabilecek donanımdaydı. Kaybettiğim bu vakit için çok üzülüyorum. Üniversiteye geldiğimde de pat diye bu kadar ilgimi çeken ve yerine oturan bilgiler edindiğimde, onları nereye koyacağımı bilemedim. Bilgileri dinledim, dinledim ve bir sünger gibi çektim. Şu anda hala o bilgilerin üzerinde düşünüyor, o bilgileri kullanıyorum ve anlamlandırmaya devam ediyorum.


JD: Bu çok güzel bir şey...


NG: Örneğin çok basit metaforlar. Kutunun dışından düşün. ‘Think outside the box’. Bu bilginin felsefi bir boyutu var. Herkesin çok kullandığı ve birazcık da klişeleşen bir alıntı olmasına rağmen bu alıntı okunduğu kadar basit değil. Dediğim gibi felsefi boyutunda değerlendirildiğinde ve özümsendiğinde anlamlanıyor ve artık o kutuyu evirip çevirebiliyorsunuz. Hatta bu alıntıya ‘‘niye dışından düşünmeliyim?’’ diye sorgulamalar, ‘‘bazen de içinden düşünebilirim, kenarından bakabilirim veya üzerine çıkabilirim’’ gibi yorumlar getirebileceğiniz bir evreye giriyorsunuz. Ben her projemde genellikle bu bakış açısını ele almaya çalışıyorum. Bazen bakış açımı değiştirmem gerektiğini hissediyorum. Tıkandığım noktada kendime diyorum ki ‘’Nermin, sorun bakış açın, bunu değiştirebileceğin bir şey yap.’’



O yüzden, bunun gibi küçük alıntılar, hocalarımın olumlu veya olumsuz yorumları sürekli aklımda. Üniversiteyi kısa ve şanslı bir dönem olarak görüyorum. Çünkü şu an ilhamımın bittiği bir dönemdeyim. Nereden ilham alacağımı bilemiyorum. Etrafımda bu meslekte kariyer yapmış ve çok güzel şeyler başarmış insanlar var ama az. Bir de bu insanlarla çok az iletişim ve etkileşim halindeyiz. Akademi dışında piyasada buluşabildiğim meslektaşlarım neredeyse yok. Sürekli birlikte çalıştığım insanlar da ya teknik ekipler ya da müşterilerim. Sonuç olarak ilham bakımından biraz tıkanmış durumdayım. Bu konuda bir şeyler yapmam gerektiğini hissediyorum.


JD: Yani bu ihtiyaçları karşılayacak bir platform veya bir buluşma alanının destekleyici olacağını mı düşünüyorsun?


NG: Evet. Yani bizi bir araya getirebilecek bir şeylerin olması lazım.


Aynı tip insanların birlikte yürüyebilmesi, bir arada olabilmesi için ortada bir bahane olması gerekiyor. Tesadüfen, benim şansıma, yaptığım ticari projeler sayesinde birlikte çalıştığım bir grafik tasarımcı var. Bu arkadaşım, marka danışmanlığı da yapabilecek düzeyde bir insan. O nedenle içmimari projelerin bazılarında konsept geliştirme evresinde, benim gibi düşünen veya benimle aynı kaygıyı taşıyan birisinin var olması beni çok motive ediyor.



JD: Tasarım ekip işi.


NG: Aynen öyle. Müşteri, içmimar ve uygulayıcı denkleminde tek başına kaldığın zaman, tasarım konusunda çatışmalar çıkabilir. Konu ‘Bence bu güzel. Ben bunu beğendim.’’, ‘’hayır, ben bunu beğenmedim’’ noktasında kalır… Halbuki tasarım ne bir zevk konusu ne de bir güzellik konusudur. Göreceli bir sıfat üzerine kurabileceğimiz cümleler olmamalı tasarım konusunda.


JD: Evet, doğrudur.


NG: Az önce konuştuğumuz gibi, her projenin bir çerçevesi var ve onun içinde ilerler. Güzellik veya zevk meselesi hiçbir zaman olmamalıdır. Bazen oyun trendler üzerine kurulsa da bu da görece barındırmıyor…


JD: Yüksek lisansın hangi konu üzerineydi?


NG: Aslında yüksek lisansıma ilk İngiltere’de başlamıştım. Adaptive Reuse’ üzerineydi. Sanırım üniversitenin ekolünden veya İngiltere’nin bu alanda gözlemlenen potansiyelinden kaynaklanan, binalarda yeniden kullanım üzerine bir sempatisi vardı bu bölümün. Projelerimiz çoğu zaman eski bir binanın içinde yeni bir kullanım potansiyeli geliştirme veya bir ek yapma üzerineydi. Ben bu alanın felsefi kısımlarına da ilgiliydim. İlgilendiğim kısımlar da özellikle uzak doğu kültürlerinin etkileri olan minimalizm, zen, feng shui gibi uygulamalardı.


Açıkçası bu bölümün derinliğinden birazcık boğulmuştum. Teknolojik şeyler de ilgimi çekiyordu. Aynı anda her şeye ilgi duyduğum bir dönemdeydim. Bir yandan da yeniden yüksek lisansa başvurmak için belirli teslim tarihlerini geçirmemem gerekiyordu. En iyi okullar ve bölümleri araştırırken Cardiff Üniversitesi’nde restorasyon üzerine 2 yıllık bir bölüm buldum ve ona başvurdum. Kabul aldım. Buradaki yüksek lisans ise ‘detailing’ restorasyonu üzerine kuruluydu. Yani kapının kolu, alçıpanın kenarı gibi birçok spesifik konu ile ilgileniyordu. Burada da bocalayıp aslında bunu da yapmak istemediğimi fark ettim ama ne yapmak istediğimi de bilemeyip eşyalarımı toplayıp Kıbrıs’a geldim.


Yani Cardiff’e taşınmak üzere eşyalarımı toplayıp, Kıbrıs’a geldim. Gelir gelmez, gördüğüm ilk iş ilanına başvurdum. Çalışmaya başladım. Mobilya atölyesi olan bir reklam ajansıydı. Tam olarak içmimarlık alanında değildi ama başka bir iş bulamamıştım. Fena değildi çünkü o işyerinin bünyesinde bir ofisim vardı. Yaptığım ilk işlerden biri içki rafıydı ve ben buna çok heyecanlanmıştım. Çünkü ilk defa üç boyutlu bir programda çizdiğim bir şey bir atölyede üretilecek ve ben onu gerçek boyutunda görebilecektim. Ama oradaki heyecanımı kısa sürede tükettim çünkü tam olarak içmimarlık yapmıyordum. İşler sonlanmıyordu. Çalışan olduğum için kontrol benim elimde değildi, kararları da ben veremiyordum.


Sonra, insan odaklı bir iş yaptığımızı fark ettim. İnsanları daha iyi tanımam, ikna ederken daha farklı beceriler geliştirmem gerektiğini ve algı kuramını daha iyi tanımam gerektiğini fark ettim. Zaten kendime bir uzmanlık alanı arıyordum demiştim ya…


Sonra bir şekilde feng şui ile buluştum. Zaten üniversitede bir projem spritüal bir konu üzerineydi. Yavaş yavaş uzak doğu öğretilerine yönelmeye başladım. Kıbrıs’ta da bu konu üzerine araştırmama devam edince feng şui üzerine uluslararası sertifikası olan bir hocanın eğitim programını buldum. Eğitimler Singapur, Malezya’daydı. Çok uzaktı. İşten izin de alamıyordum. Tesadüfen o ara hocanın İstanbul’a geldiği periyodları buldum ve orada eğitimime başladım. Sonra baktım ki bu eğitim akademik bir eğitim değil. Evet, tamam, bir dernekleri var, bir sertifika var, kabul edilmiş bir bilgi de var ama akademik değil. Ben daha akademik bir eğitim istiyordum. Bu yüzden tekrar yüksek lisans yapmaya karar verdim. Yoluma feng şui etkileri ile başladığım için yüksek lisansımı algı kuramı, felsefe gibi konular arasından seçmeye çalıştığım, bocaladığım bir dönem geçirdim yine. Sonuç olarak akademik literatürdeki konumu ‘human behavior’ ve ‘environmental psychology’ olarak buldum. Bu konuları, kişi, insan, mekân ve zaman olarak özetleyebilirim. Günün sonunda meslek hayatımda nasıl kullanacağımı hiç bilmediğim bir yüksek lisans yapmış oldum. 😊


JD: Eminim bu da zamanla yerine oturacak veya oturmaktadır... 😊


NG: Oturdu zaten 😊 Yaptığım yüksek lisansımı mesleki hayatımda pazarlayabilmeyi hedeflemiştim. Ama bunu nasıl yapacağımı bulamamıştım. Çünkü bu konular aslında saklı bilgiler… Mesleğimi yaparken bu bilgiler sayesinde müşterilerimi gözlemleyebildim, ağzından çıkanların ne olduğunu anlayabildim ve anladıklarımı içmimari ölçekte oturtmaya çalıştım. Öğrendiğim şeylerin faydasını çok gördüm ama insanlara bunu direkt olarak söylemek veya anlatmak hedefimi doğal olarak bırakmış oldum...


JD: Evet, endirekt.


NG: Dolaylı. Mesela insanlar hep ‘’siyah mekanlar çok küçük gösterir’’ diyorlar ya. Aslında öyle bir şey yok. Bir mekânın aldığı ışık miktarı veya içindeki formlarla, o mekânın algısını yönetebiliriz. Yani ben projelerimde yüksek lisansımda öğrendiğim şeyleri uyguluyorum ama kimsenin bundan haberi yok. Sonradan söylüyorum. İlgi duyan biri ise anlatmaya da çalışıyorum. Yani kısacası ben bugün, üniversite ve yüksek lisans bölümlerimin her birinde öğrendiğim bilgilerin ve ilkelerin hepsini harmanlayıp yaptığım projelerime yansıtıyorum.



JD: Peki, artık uzmanlığım budur dediğin bir yerde misin? Ya da hani tarzını nasıl tanımlarsın diye bir soru sorsam? Bu soru sana uygun duyulursa...


Tarz değil de yaklaşım ve benimsediğim ilkeler gibi düşünebiliriz bunları. Kıbrıs ölçeğinde, ‘’benim bir tarzım var’’ demek bence biraz zor çünkü hiçbir müşteri aynı şeylerin çizilmesinden hoşlanmaz. Ben her seferinde her müşterim için farklı materyal panosu, farklı ilham veya fikir panoları oluşturuyorum. Çünkü her müşteri kendisine özel bir şey istediği için bir içmimara geliyor. Bir yandan da tabi ki her projemin de kendi içinde belirli bir formülü vardır.



Bazen kendimi ölçüp tartmak için günlük ofis işlerime kısa bir ara veriyorum. Yaptığım işlere bakıyorum ve aralarında ortak şekilsel yaklaşım benzerliklerini fark ediyorum. Yine de projeler genelde kullanıcısına ya da ticari markanın kurumsal kimliğine göre şekilleniyor. Üzerime yapışmış bir brütalizm etkisi var doğruya doğru. Şimdi konumuz ile alakası olmayan bir kelime ile girmiş oldum konunun ortasına 😊 Hep beton kullanarak gittiğim projelerim var. Şimdi açıp Instagram profilime de bakarsanız betonun işlendiği bir profil görebilirsiniz. Kendi içinde farklılık gösterse de illa projelerimin bir yerinde veya tamamında vardır.


Betonu ilk kullanmaya başladığımda ‘’benim tarzım ne? Ne olmalı? İnsanlar bana nasıl gelmeli?’’ diye kendime soruyordum. Daha sonra bu malzemenin ekonomik bir boyutunun olduğunu fark ettim. Malzeme de uygulaması da uygundu. Aynı zamanda beton bazlı materyaller ile daha rahat baskın tasarımlar yapabildiğimi fark ettim. Daha önce bahsettiğim gibi Kıbrıs’ta imalat, üretim ve bütçe sıkıntıları olmasına rağmen beton bana elverişlilik sağladı. Yüzey olarak da kütle olarak da.



Brütalizm, esasında savaşın ardından çıkan bir akım olarak bilinir. Yani insanların ekonomik sıkıntılarının üzerine doğmuş bir akımdı bu. İnsanların savaşta kaybettikleri mahalleler vardı. Bölgeler vardı. Yüzlerce insanın tek konut sahibi olması çok zordu. O dönemlerde binalar dikey büyümek zorunda kaldı. Bir mahalleyi bir apartmana sokmak zorunda kaldılar ve ortaya kütlesel ve birazcık da başka insanların gözüne kötü görünümlü, brütal binalar çıktı. Brütal ters ve gaddar anlamlarına gelen, İngiliz bir gazetecinin söylemiydi. Akımın adı da literatüre brütalizm olarak yerleşti… Bu da bu akımın tarihi arka planı 😊…


Sonradan düşünüyorum da belki de ben bu malzemeyi kullanmaya biraz bilerek biraz da bilmeyerek başladım. Tam olarak bilemiyorum ama benzer kaygılarla kullanmaya başladım diyebilirim. Kıbrıs’ta bir şey yapmak zor, örnek alınacak pek fazla şey yok, bütçeler dar ve girişimciler çok! Kıbrıs’ta genç yaşta çok girişimci var. Bir şeyler yapmak istiyorlar ama gerçekten düşük bütçelerle başlıyorlar. Ben de ilginç bir şekilde tarzımı betonla buldum 😊. Yani bu bir tarz meselesi mi yoksa şartlar meselesi mi diye de soruyorum kendi kendime…


JD: İkisi birden... (?)


NG: İkisi birden, evet. Düşün ki insan davranışları, feng şui, projeler derken brütalizmden etkilendiğim ortaya çıktı. İşte bu bir yolculuk…


JD: Evet. Kesinlikle. Senin bu yönünü çok sevdim. Yani yolculuğunda gözlemler yapıp birşeyler fark etmen, durup onunla ilgili düşünmen ve yolda giderken örneğin sola sapışın ama yumuşak bir şekilde...


NG: Yumuşak ve adapte olarak. Bu nedir? Başkalaşma mı olur? Bilmiyorum… Yola göre akmak gibi birşey…


JD: Yola şeklini veren sensin. Özün de var orada.


NG: Birleşerek, evet. Çünkü başka türlü adapte olamayacaktım. Kıbrıs’taki çarklara kafa tutamazsın. İnsanlara da kafa tutamazsın.


JD: Çok yorucu birşey o da zaten.


NG: Herkese kafa tutmadan ulaşmanın bir yolu vardır… Oturup, durup düşünmek lazım😊.


J: Bu çok önemli birşey. O stop düğmesine basabilmek...


NG: Üstüne yatmak diyorlar ya... Yani bir gün üstüne uyuyun, gerçekten o kırılma noktalarında bu işe yarıyor…


Yıllardır odak noktamda işimin olduğu bir tempodayım. Özel hayatım ve kişisel hobilerim veya kendime ayırdığım vakitler hep ikinci planda oldu. Gerçekten konsantrasyonumu ve maddi bütün kaynaklarımı ‘bir iş yerim olsun’, ‘kendi kararlarımı kendim alayım’, ‘kendimi ifade etmek istediğim biçimlerde iş yapayım’ diye harcadım. Geriye dönüp baktığımda da pişman değilim. Bu işe ilk girdiğimde keşkeler, ahlar veya vahlar, bunları hayatımdan çıkarmaya karar vermiştim. Çünkü bir risk almış ve kararımı vermiştim. Bu işin bedelini ödemeye hazırdım. Bu işin keşkesi yok.


Tereddütlere de yer yok. Karar alırsın ve uygularsın. Oyun gibi. Bu oyunun kuralları da belirsiz. O yüzden bu yolu pişmanlık duymadan yürüdüm ve hala daha da mutluyum. Galiba bu bir süre daha böyle devam edecek. Odak noktamda iş olacak. Para değil ama, iş.


Para kazanmak gibi bir hırsım hiç olmadı zaten. Bunu biliyorum çünkü çok para kaybettim. Parasız çok iş de yaptım. Hak ettiğimin altında az para alarak da… Az para aldığım için üzüldüğümü veya motivasyonumu kaybettiğimi hiç hatırlamıyorum.


JD: Bu mesleği Kuzey Kıbrıs’ta bir yerlere getirmek gibi bir hedefin var mıdır?


NG: Var tabii ki! Çok isterim!


JD: Mesleğine çok saygılı olduğunu, sevdiğini ve inandığını görüyorum... Gelecek için planlarından bahsedebilir miyiz biraz da?


NG: Butik kalmak istemiyorum. Büyümek istiyorum. Burasının daha büyük bir ofis olmasını istiyorum. Bir kişilik bir ofis olmasın istiyorum. Bu yönde girişimlerim ve yatırımlarım oldu. Maalesef şartlar son 2-3 senedir beni zorluyor. Ekonomik kriz ile başlayan, pandemi ile devam eden çok değişik bir krizin ortasındayız şu anda. Bireysel çabalarımla büyütemiyorum. Son dönemde gelişen politik durumlardan dolayı da moralim biraz bozuk. Artık Kıbrıs’ta daha önce gördüğüm o bakir ve yeşil geleceği de göremiyorum. Yaşımdan dolayı mı, artık daha realist mi düşünüyorum yoksa işler gerçekten tepe taklak mı oldu emin değilim. Moralimi düzeltemezsem geleceğimde Kıbrıs’ta uzun soluklu bir kalış göremiyorum. Bireysel olarak kendimi motive edemediğim bir dönemdeyim çünkü ve çabalarımın boşa gitmesini kesinlikle istemiyorum.


JD: Çok haklısın. Çok haklı bir tedirginlik bu bence.


NG: Fark edilmek ve büyümek istiyorum. Takdir görmek istiyorum. İstiyorum çünkü bunlar için çabalıyorum. İçmimarlık da ortaya üç boyutlu bir form çıkarma biçimi, ortaya bir beyan koymaktır. Bunları anlayacak, okuyacak, kullanacak tüketicilere ihtiyaç duyar. Bu tüketiciler olmadıktan sonra benim işim sadece kendi içimde, kendimi gördüğüm bir şey olmaya başlar…


JD: Evet, doğru söylüyorsun. Peki, Kıbrıs pazarı için özellikle dikkat ettiğin birşey var mıdır?


NG: Var. Örneğin ilk yaptığım ticari proje Ovis Coffees oldu. Bu proje ile kahveci sektörüne girmiş oldum. Şu anda üzerinde çalıştığım bir başka projem de aynı sektörden. İkinci bir kahve dükkânı tasarımı yaparak hata mı yapıyorum diye düşündüm fakat sonra fark ettim ki Kıbrıs’ta bu düşünce ile bir yere varamayacağım. Çünkü şu an bir kahveci açmak popüler bir meslekse, birçok insan açmak isteyecek ve örneğin bana gelecekler… Benim onları geri çevirmemem lazım. Kendi içinde rekabet yaratmayacağım.

Zaten herhangi bir müşterim bana geldiğinde ben oturup projeyi detaylı bir şekilde inceliyorum. En az 3 defa müşterim ile görüşüyorum. Pat diye teklif vermiyorum çünkü bu 3 günün sonunda uyuşup uyuşmadığımız ortaya çıkmış oluyor. Müşterime istediğini verip veremeyeceğimden emin olabiliyorum. Onun için doğru kişi olup olmadığım ortaya çıkıyor… Ya ofisimde buluşuyoruz ya da ben onlarla bağımsız bir yerde veya şantiyede buluşuyorum. Zaten her proje kendi içinde farklı değerler barındırıyor. O yüzden küçük bir ülkede yaşamak, yan yana mekanlar açmak kimseye tehlikeli rakipler oluşturmuyor… Kıbrıs pazarı yakın mesafeler demektir, yakın ilişkiler demektir… Örneğin bir müşterim benim özel hayatımı çok kolay öğrenebilir. Ben de onunkini öğrenebilirim. Bu aslında olumlu bir bonustur. Bunu dedikodu malzemesi yapmadan, iki taraf da birbirini tanımak için kullanabilir. Böylelikle kullanıcıyı tanıyıp ona güzel tasarımlar yapabilirim… Bu iyi birşey bence.





JD: Bu rakip yaratmama konusuna nasıl dikkat ediyorsun? Bu konuyu nasıl çözdün?


NG: İlk görüşmeye oturduğumuzda, müşterimi isim için biraz zorluyorum. Soruyorum ‘dükkânın ismini ne koyacaksınız?’’. Veya ‘’kapıdan hangi müşteriler girsin?’’ diye soruyorum. İlham aldıkları kahveci dükkanlarını soruyorum… Herkesin aslında çok başka cevapları oluyor. Kahveyi sunuş şeklinden menüsüne kadar farklı. Bu da onları rakip olmaktan çıkarıyor. Hedef kitleleri de farklı oluyor, konumları da bütçeleri de veya vizyonları da. Küçük bir ülkede yaşasak da insanlar benzer eğitimler almış olsa da kültürümüz ve aile yapılarımız birbirine benzese de çok enteresan bir şey var: herkes başka yerden bakıyor. Bir de genellikle girişimciler yalnız değil ortaklı oluyor. Ortakların kendi içinde de bir harmanı oluyor doğal olarak. Üçü veya dördü birbirinden farklı bakış açıları ortaya koyuyor ve ortaya güzel birşeyler çıkıyor. Yaratıcılık da bizi buna itiyor zaten 😊.



Mesela üniversitede bir proje için bizden 10 farklı tasarım istenirdi. O zaman bu çeşidi çıkarmayı başardığım gibi bugün de başarıyorum. 50 tane de çizerim. Hiç sorun değil. Genelde de tadilat yaparak bir binanın içine giriyoruz. Her zaman bina ve konum birbirinden farklı oluyor. Bu da büyük bir değişken. Her binanın doğası, kemiği, iskeleti birbirinden farklıdır.


JD: Tasarım sürecini veya iş yapma sürecini baştan sonra anlatabilir misin? Müşteriler sana nasıl geliyorlar?


Referanslarla geliyorlar. Ortada bir referans yoksa zor oluyor. Ben tanıdık tavsiyesiyle hiç müşteri almadım. Örneğin annemi, babamı veya bir arkadaşımı tanıması, beni bir yerde görmesi veya insan olarak bana kanının kaynaması gibi durumlar genellikle iş bağlantısı olarak geri dönmüyor. Tabi ki bir katkısı oluyor ama kendini gösterecek bir proje yaptığın zaman müşteri her zaman daha kolay geliyor. Ben çok uzun zaman kendimi gösterecek fırsatlar kovaladım. Yapabileceğimi hep biliyordum ama insanlara anlatamıyordum. Bana tasarım anlamında güvenecek ve sorumluluk verebilecek doğru müşterilerle buluşmam zamanımı aldı. Yaptığım bir projeyi herkesin görebileceği bir yerde ortaya koymak, daha fazla efor harcamadan işlerimi kolaylaştırdı. İşimin bütün kilit noktası bu oldu.





JD: Canlı kanlı bir portfolyon oluştu. 😊


NG: Aynen öyle. Üniversite portolyosu önemli değil. Hangi üniversitede okuduğun da önemli değil. İşimin en zor kısmı da bu oldu sanırım. İnsanlara yapabileceğimi anlatmak için çırpınıyordum. Çok sevdiğimi, bu işe yıllarımı verdiğimi veya takip ettiğimi anlatmam hiçbir anlam ifade etmiyordu çünkü insanlar eliyle tutacağı bir şey görmek istiyorlar. Müşterilerimiz akademisyen değil. Örneğin akademisyen olsalar az çok gözlem yapabilir, çabanızı takdir edebilirler. Ama müşterilerimiz veya tüketiciler deneyim talep ediyor. Biz de öyleyiz. Biz de bir ürün veya hizmet satın almadan önce, onlar hakkında en az 5 değerlendirme okumak istiyoruz. Bu çok doğaldır.


İlk zamanlarda bana fırsat vermedikleri için insanlara öfkeleniyordum. Ama sonra öğrendim. Kısacası müşterilerim referansa dayalı geliyorlar. O güveni kazanıp gelmek istiyorlar. Bir müşteri sizinle bir maceraya girmek istemez. Çünkü belirli bir vakitleri ve dar bir girişim bütçeleri vardır. Risk almak istemezler. Bir de tasarım gibi bir şeyi satın almak daha da başka bir olaydır. Bu süreçte peşinat alınmadan da işler başlamıyor çünkü ayıracağım mesai için takvimimde yer ayırıyorum. Önce projeyi çizerim sonra da parayı alırım gibi bir durum mümkün değil. Bu da ancak karşılıklı güvene dayalı başlayabilir. Örneğin o safhalarda iki taraf da birbirinden şikayetçi olursa diye ben her zaman projenin belirli bir yerinde bir ara bırakıyorum. Kesinlikle tek taraflı bir sözleşme hazırlamıyorum. Müşterim benden memnun olmayabilir, ben de ondan memnun olmayabilirim. Bir noktada uyuşmazlık yaşayabiliriz bu yüzden projeyi ilk aşamada her iki taraf için de adil bir yerde durabileceğimiz bir şekilde başlatıyorum.


Tasarım olarak ise süreç, bina analizi ve ihtiyaç analizi ile başlıyor. Binanın müşterimin ihtiyaçlarına cevap verip vermediğini analiz ediyorum. Eğer satın alınmış bir yer değil ve kiraysa ona göre yatırım yapılması yönünde yardımcı olmaya çalışıyorum. Sonuçta elimizde ihtiyaçlara sığmayan bir metre kare varsa veya ihtiyaçlara cevap vermeyen bir doğaya sahip bir mekân varsa bunların analizinin doğru yapılması gerekiyor. Genellikle en baştan bu tespitlerin yapılması gerekiyor ki proje başlasın. Fakat kira ödenen bir yerde çalışacaksak, bir yandan analizler, bir yandan çizimler, bir yandan kırıp dökmeler, bunların hepsi iç içe geçiyor. Kaosta çalışmaya alıştım.


Hızlı düşünmeniz gerekiyor. Hata çıkarsa masraf çıkaracağınızı bilmeniz ve kendi içinizde önlemler alarak ilerlemeniz gerekiyor. Günün sonunda her şeyin de bir çaresi bulunuyor 😊.



Bu işlerde genellikle en büyük kayıp zaman kaybı veya para kaybı oluyor. İletişimi sonuna kadar iyi götürmenin önemine inanıyorum. Az önce de dediğim gibi, küçük bir ülkede yaşıyoruz ve müşterilerimizle anlaşamadığımız bir süreç bile geçirsek, daha sonra onun yüzüne bakabileceğimiz bir şekilde ilişkiyi bitirmek çok önemli. Hiçbir zaman öfkeme yenilmemeye çalışıyorum. Birbirimize olan saygımızı kaybetmememiz gerekiyor. Tekrar karşılaşabilme ihtimalimiz yüksek. Bazı içmimari projeler kısa da sürmüyor. O yüzden süreci olumlu götürmek şart. Bazen bir proje 6 ay veya 1 seneyi bile buluyor. Bu süre zarfında inan ki herkesin sinirleri bozulabiliyor. İnsan ilişkileri bakımından sürekli güncellenmemiz gerekiyor. Ben bunu başardığımı düşünüyorum. Sürekli yeni insanlarla tanışıyorum. Referansla gelen müşterilerimle bile aramızdaki güven oturana kadar ilk haftalarda bir düello yaşıyoruz. Benim sürekli onlara anlatmaya çalıştığım şey ise, markalarının onların çocuğu olduğudur. Aynı zamanda benim de çocuğum. Bu çocuğa beraber bakacağız. Ben belki bu çocuğa geçici bir süre bakıcılık yapacağım ama o sürede birlikte ayakta durmamız çok önemli. Sonuçta ben de yaptığım projenin yaşadığını görmek istiyorum. Yani buna taşıyıcı annelik de diyebiliriz belki bilmiyorum 😊.



Mesela bir müşterim şuna çok şaşırmıştı: Ben sürekli ‘’masamız, sandalyemiz, avizemiz’’ diyordum. O da bana şakayla karışık gülüyordu. Benim avizem değil ya 😊. Ama yani, benimsemezsem proje nasıl ortaya çıkacak? O da zamanla alışmıştı. O da ‘’avizemiz, sandalyemiz’’ falan demeye başlamıştı. Evimiz 😊. Çünkü her odasını beraber çalışıyoruz. Proje bittikten sonra da örneğin bir eve misafir olarak gitmek bana hala çok komik geliyor. Şantiye sürecindeyken her odasına girdiğim evin odalarına bittikten sonra giremeyecek miyim? Ben de bir bakayım? Benim de evim sayılır. 😊 Genellikle bittikten sonra her projemi ziyaret ederim. İlişkilerim devam eder, günün sonunda her müşterimle işimiz devam ediyor.


Tasarım sürecinde de işin bir ölçülendirme kısmı var. Matematiksel bir hesabı kitabı var. Bir de fikir panosu, ‘moodboard’ dediğimiz, üniversitede öğrendiğimiz temel tasarımın en minnoş halini yaratma kısmı var. Bu işin en sevdiğim kısmıdır. Her projenin bir modu var. Bir materyal panosu var. Genellikle her projeye bu materyal panosunu hazırlıyorum. Bu panodaki kombinasyonları müşterim gördüğünde, kurmak istediğimiz denklemi daha iyi anlıyor. Atıyorum bir ahşap tonu seçiyoruz veya bir seramik tonu seçiyoruz ve bunları birleştirerek bu panoda topluyoruz. Müşterilerimi tekniğe boğmak istemediğim için bu metotla üzerinde çalışacağımız konsepti onların anlayabileceği bir dile indirgiyorum aslında. Konsept dediğimiz şey kavramlara dayalı bir örgüdür. Müşterim veya kullanıcı bunu anlasın diye onu çok fazla zorlamak istemiyorum. Kısacası, bazı anahtar kelimeler çıkarıyorum, bu anahtar kelimeler projemizin çerçevesini çiziyor. Bu sayede eğer projenin kurumsal kimliğinde pembe renk yoksa, müşterim pembe rengi niye tercih edemeyeceğimizi biliyor. Bu fikir panoları veya anahtar kelimeler projemizin konseptini basitçe anlatmama yarıyor. ‘’Bu sizin konseptinizin tanımı, bunlar da anahtar kelimelerimiz. Bir nevi manifestolarımız.’’ diyorum. Şimdi de sırada bu konsepti malzemelerle dile getirmek var. İçmimarlar olarak bizler belirli konuları şekilsel olarak, malzemeler kullanarak dile getiriyoruz. Bir kitap yazmıyoruz. O yüzden de kelimelerin denk geldiği materyaller buluyoruz.



Daha sonra da bütçemize göre o materyalleri diziyorum. Örneğin bütçemize göre bakarak soruyorum, ‘’masif ahşap mı kullanacağız yoksa kaplama mı kullanacağız?’’ Duruma göre belirli aralıklarda hareket edebiliyoruz. Malzemeleri alternatifler şeklinde sunuyorum. Tasarımdan uzaklaşmadan bütçemiz ve süremize göre nasıl ilerleyebileceğimize bakıyorum. Neleri tedarik edebileceğimize bakıyorum. Bütçe ve zaman çerçevesinde konseptimizden şaşmadan ve kavramlardan uzaklaşmadan ilerleyebiliyoruz. Bazen materyal panomuzda hazırladığımız tüm materyalleri kullanamıyoruz. Yine de çok sapma yaşamamak adına ben konseptimizde üç ana öğeyi belirliyorum. Yardımcı öğeleri de ikinci etapta eleyebiliyoruz. Temel tasarım ise ana öğelere göre belirlenebiliyor. Sanırım bu biraz tecrübe biraz da öngörü. Tüm bunları pat diye bir anda öğrenmedim. Gözlemlerime dayalı gelişen bir çalışma şekli oldu. Şimdi ise bu öğrendiklerimi birazcık bozmam gerekiyor diye düşünüyorum. Çok fazla Kıbrıs tüketicisine göre şekillendim. Bu bilgilerin kemikleşmesini istemiyorum. Değişme zamanı geldi gibi hissediyorum.


JD: Aklında birşeyler var mı? Bu değişimi nasıl yakalamayı düşünüyorsun? Örneğin araştırma ile mi?


NG: Araştırma değil. Yakın zamanda bir iş kesimi yapıp belirli bir dönemimi yurt dışında geçirmeye kesin karar verdim. Tabi ki çok büyük bir aksilik veya terslik çıkmazsa. Planladığım gibi şansım iyi giderse bunu yapmaya kararlıyım.


JD: Yurt dışına çalışmak için mi yoksa okumak için mi gitmeyi planlıyorsun?


NG: Çalışmak için. Örneğin profesyonel bir kurs bulabilirim veya bir ofiste çalışabilirim. Şu anda bunların arayışı içindeyim. Son dönemlerde fark ettim ki 10 yıldır Kıbrıs’ta içmimarlık yapıyorum. Bu 10 yılın tamamını kendi işimi yaparak geçirmedim. Bir kısmı da bocalayarak geçti. Az önce dediğim gibi, bugün tüm bilgilerim ve deneyimimin kemikleşmek üzere olduğunu hissediyorum. Bunun uzun süredir farkındayım ama seninle konuşurken de fazlasıyla hissediyorum. Bunu değiştirmek istiyorum.


Bazen içimizde bir his doğuyor ya. Ben o hissin yanıldığını hiç görmedim. Yanılabilir de tabi ki ama genellikle o his diğer hislerden daha güçlü oluyor. Bu bir öngörü müdür, önsezi midir, tam adı nedir bilemiyorum ama beni takip et diye bağırdığını duyabiliyorum. O yüzden o hissi takip etmeye karar verdim. 10 yıllık çabalarla insanlarla buluştuğum, artık yorulmadan işlerin gelmeye başladığı bir platforma çıktım. ‘’Bu noktada bırakıp gitmek ne kadar mantıklıdır?’’ diye soruyor olabilirsin.


Çok mantıklıdır. Çünkü konfor alanımdan çıkmam gerekiyor. Dünya çapında piyasayı takip ediyorum, dünyaya yakınım veya elimde beni dünyaya yakınlaştıracak birçok güç var ama ben çok uzun zamandır Kıbrıs’ta hapsolup kaldığımı hissediyorum. Şu anda içinde yaşadığımı Kıbrıs’ta beni etkileyen veya engelleyen bir sürü şey sayabilirim. İçimde bunların herhangi birinin yaratıcılığımı körelttiğine yönelik en ufak bir his doğduğu an, bu hissin uzun vadede beni çöküşe götüreceğine eminim.



JD: Yani bu aslında senin kendin için yapacağın birşey. Kişisel bir ihtiyaç diyebilir miyiz?


NG: Kişisel gelişim. Şu anda burada içimi rahatlatan bir mekân yarattım. Gitmek isteyişimin sebebi, işlerin kötü oluşu değil. Bu çok güzel bir motivasyon bence. İşler iyi giderken, iyi bir motivasyonla, işleri daha iyiye götürmek için ayrılmak istiyorum aslında. Bunu gerçekleştirmek için en doğru zamandayım diye düşünüyorum. İşler kötü gidiyor diyerek küsüp gitmek kesinlikle istemem. İşte bu kötü bir motivasyondur.


JD: Evet öyle kalıplaşmış bir düşünce var hani küsüp gitmek, olmadı gitmek... gibi…


Öyle birşey olmamalı. Benim İngiltere’de de hayatım iyi giderken buraya gelmiştim. Şimdi buradaki hayatım da iyi giderken buradan gidebilirim. Bu geri dönmeye heves bırakan bir şey. Bir de burada yaptığım işi başka bir ülkede yaşarken de yapabileceğim bir boyuta getirmek gibi bir hayalim var. Bunun olabileceğini düşünüyorum. Mümkün olduğunu düşünüyorum.


JD: Gelecek için planlarınız nedir sorusuna gelelim o zaman…


NG: Evet. Başka bir ülkede yaşarken Kıbrıs’ta işimi devam ettirebileceğim deneyime veya seviyeye ulaştığımı düşünüyorum. Bizim işimiz dijital olarak da analiz edilebilir veya takip edilebilir. Tabi ki ortamı koklamak da çok önemli ama 7/24 orada bulunmam gerekmiyor. Zaten şu anda bir partnerim var ve şantiye ve saha kısımlarında bana destek oluyor. Ben de daha çok ofiste vakit geçirebiliyorum. Şimdiden işimi buna adapte etmeye çalışıyorum ki tasarım olarak desteğimi dijital ortamdan da sürdürebileyim. Bunu başarabilirsem, burada ofiste oturmamla Avrupa’da bir şehirde oturmamın birbirinden bir farkı olmayacak. Belirli periyodlarla Kıbrıs’a gelip diğer işlerimi yürütebileceğim. Şu anda bu bir ideal veya bir hayal gibi görünüyor olabilir ama gerçekleşmesi için uğraşacağım. Bu mümkün olmayan birşey değil. Bunun tersi de mümkün. Burada otururken Avrupa’da da olabilirim. Buna imkân vermek istiyorum. Yine de buradayken kendimi yurt dışındaki dijital platformlarda tanıtmam veya bir network kurmam sürdürülebilir birşey olmayabilir. O yüzden Kıbrıs’tan çıkma taraftarıyım. Potansiyel keşfine gitmek istiyorum ve bunu şimdi yapmam gerektiğini hissediyorum. En azından kendimi böyle ikna ettim. Bu galiba ada psikolojisi. Farklı materyaller buraya gelemiyorsa ben farklı materyallere gitmek istiyorum. Çünkü onlar benim oyuncaklarım. Dolaylı olarak benim çalıştığım piyasayı da etkileyen bir kriz içindeyiz. Bu kriz mal alımlarını engelliyor veya limitliyor. Siz de biliyorsunuz ki bazı ürünleri satabileceğimizi öngörmeden buraya getirtemiyoruz. Bu ürünleri kataloglardan gösteriyoruz. Müşteri de numune görmediği için almak istemiyor… Bu noktada da istemediğimiz bir döngüye giriyoruz. Bu genellikle her sektörde yaşanan bir durum. Eskiye göre çok daha iyiyiz. Gerçekten çok kısa zamanda mesleğimiz ve kariyerlerimiz çok farklı noktalara geldi fakat bundan sonra bana aynı hızda ilerleyecekmiş gibi de gelmiyor.


JD: Peki, teknoloji tasarım yapma şeklini nasıl değiştirdi?


NG: Bizim işimiz hep teknolojinin içinde. Ben işin hiç analog kısmında olmadım, yani kâğıt üzerinde… Her zaman üç boyutlu herhangi bir programı kullanabiliyor olmam gerekiyordu. Mesleğimde en büyük teknolojik değişikliği, eğer teknolojiden sayacak olursak, dijital medya yarattı. Kendimi ifade edebileceğim platformlar çoğaldı. Felsefi bir boyutta yazılı bir iletişim kanalını kullanarak bir şeyler anlatmak istiyorsam onun bir platformu var. Daha ticari bir erişim sağlamak istediğimde, onun platformu da var. Profesyonellerle buluşmak istiyorsam, onun da var. Doğru medyada doğru içeriklerle doğru insanlarla buluşabileceğim imkanlarım arttı. Bu çok sevindirici birşey. Örneğin profesyonellerin bulunduğu bir platformda işimi daha detaylı anlatabiliyorum veya işimin pazarlamasını yapmak istediğim bir noktada, işimin daha basitleştirilmiş bir anlatımını da farklı bir platformdan paylaşabiliyorum. Bu da işimizi yaparken, kendimizi gerçekleştirirken, kendi kendimize hesap verdiğimiz kısımlarda motive olmamızı sağlıyor diye düşünüyorum. Kendimizi ifade edebildiğimiz ortamların genişliği beni mutlu ediyor ve bunun bana iyi geldiğini düşünüyorum. Başka insanları görebilme imkânımız da var. Tek başıma, tek kişilik bir ofiste çalıştığım için teknolojinin bu yönü sayesinde yeni insanlarla buluşabiliyorum.


Teknik boyutta da teknolojinin daha fazla gelişebileceğini, daha ulaşılabilir olması gerektiğini düşünüyorum. Dünyada kullanılan sistemden bir adım gerideyiz. Bizim birlikte çalıştığımız ortaklarımızın dijital erişimi kısıtlı. Akıllı telefonlar o kadar yaygın değil. Bu ortaklarımızla teknolojik olarak geri kalmış metotlarla iletişim kuruyoruz. Örneğin şantiyede ustanın eline kâğıt vererek, duvara çizerek veya kendi telefonlarımızdan göstererek. Kısacası sektör olarak hep birlikte teknolojinin içinde değiliz. Whatsapp bu anlamda çok yardımcı ama yine de teknik ekiplerle ortak bir platformda buluşamıyoruz. O yüzden fiziki olarak, birebir şantiyede bulunmamız şart. Örneğin benim iki boyutlu teknik çizim yapabiliyor olmam, usta onu okuyamadıktan sonra çok da önemli değil… Doğal olarak teknik çizimler boyutunda tembelleşiyoruz veya boş yere zaman harcamış oluyoruz… Teknik çizimimiz gerilemeye başlayabiliyor… Gidip fiziksel olarak şantiyeyi kontrol etmemiz gerekiyor. Bir projede ortak çalışanlar değiştiği sürece bizim çalışa şeklimiz de değişiyor. Bu sebeple teknolojinin girdiği kısımlar bazı projelerde çoğalıyor, bazılarında ise azalıyor… Çoğaldığı kısımlar benim işime geliyor tabi ki. Böyle olduğu zaman ofiste üretebileceğim ve teknoloji yardımı ile ortaya çıkarabileceğim iş sayısı artıyor. Teknoloji var evet, ama her durumda kullanamıyoruz.




Kendimi ifade edebildiğim uygun programları kullanmak bana işimde zaman kazandırıyor. Daha hızlı sonuçlar alabiliyorum. Müşterim yanımda otururken, ‘’bunu mu demek istediniz?’’ diyerek hemen ona bir üç boyutlu form çizim gösterebiliyorum ve onaylatabiliyorum. İki boyutta veya üç boyutta çizimler yaparak anında çözüm üretebilme ve seçeneklerimizi çoğaltabilme, alternatif sunma imkânımız var. Teknolojik anlamda bu çok standart bir hizmet olduğu için ekstra bir durummuş gibi bahsetmek istemiyorum. Bu teknolojiye kıyasla dijital medya kısmını daha avantajlı buluyorum.


JD: Güzel bir bakış açısı bu bence, sosyal medya – platformlarının içmimarlık mesleği ile buluştuğu yer...


NG: Evet, çünkü dediğim gibi, üç boyutlu programlar zaten 20 yıldır var olan şeyler. Müşteriler de tüketiciler de buna alıştı. O artık olmazsa olmaz.



JD: Zamansal olarak bütün bu süreci bir daire grafiğine bölersek – içmimarlık mesleğini – nasıl bir grafik çıkar karşımıza?


NG: %10’u analiz diyebilirim. Mevcut durum analizi: Binanın analizi, müşteri analizi, bütçe ve zaman analizi. Geriye kalanı da ikiye bölerek, tasarım ve uygulama diyebilirim. Hemen hemen eş zamanlı bir vakit kalıyor geriye. Bu ikisi eş zamanlı yürüyor.


JD: İşinin veya sürecin en sevdiğin kısmı nedir?


NG: Hayata geçirme kısmı. Tasarım bittikten sonra projeye devam etmemeyi seçebilirim. Şantiyeye gidip uygulama kısmında rol almayabilirim. Bir projeyi çivisine kadar çizip teslim ettikten sonra bir daha şantiyeye gitmeyebilirim. Bunu yapabilirim ama ben işin bu kısmını seviyorum. Bazen şantiyelerde uygulama sürecinde aksiliklerin doğurduğu sürprizler olabiliyor. Enerjiniz iyiyse veya şansınız yaver giderse bu sürprizlere bardağın dolu tarafından bakabiliyorsunuz. Bazen şantiyelerde mutlaka bir şeycikler değişiyor veya yanlış bir malzeme geliyor veya imalat ölçüsü yanlış olabiliyor… Şantiyede aktif olduğunuz zaman bu durumu olumlu bir şeye dönüştürme şansınız oluyor. Her projede kesin sürprizler vardır! Bir tadilat projesinde örneğin bir paneli kaldırdığınızda arkasından çok enteresan beklenmedik bir şey çıkabiliyor. Bu sürpriz projenin doğasını değiştirebiliyor. En sevdiğim kısmına bu sürprizler de diyebilirim aslında. Bazen de sevmiyorum! Çözebildiğimiz veya anlamlandırabildiğimiz sürece seviyorum. Üzerine bir hikâye yazabiliyorsam seviyorum. Yeni binalara yeni bir kimlik vermeyi de seviyorum ama sırf bu saydığım sebeplerden dolayı eski binalarda çalışmayı çok daha keyifli buluyorum. Tabi ki tüm projelerin ayrı dinamikleri olduğu için hepsinde sevdiğim farklı bir nokta çıkıyor.


JD: İşletmeni veya kendini üç kelime ile tanımlayabilir misin?


NG: Kararlılık. Bu kelime kesinlikle birinci kelimem olur. İkincisi şeffaflık. Bu kelimeyi açacak olursam: Solid House’un isminin anlamı ve iç mekân renginin beyaz olmasından dolayı… İnsanlar genellikle bana soruyorlar ‘’tasarımlarını beton ve siyah yapıyorsun, kendi ofisin niye beyaz?’’. Ofisimin şeffaf ve geçirgen olması gerektiğini düşünüyorum. Müşteri içinden geçebilmeli, durmamalı… Üçüncü kelimem de esneklik.


Olumlu veya olumsuz hiçbir iz kalmamalı. Tasarımın o şeffaflığı koruyabilmesi gerekiyor. İz olumlu da olsa olumsuz da olsa bir etkendir. Ben her müşterimin karşısına şeffaf bir sayfa olarak çıkabilmenin önemine inanıyorum. İşletmemle kendimi, karakterimi de ayırmıyorum, ikisi beraber yürüyor.



JD: Çok güzel, huzurlu duyuluyor. İşinin ön planda olduğundan bahsettin ama sen de onunla birlikte varsın.


NG: Öyle, evet. Bizim işimizin adını şahıs şirketi koymuşlar. Yani bu unvan aslını yaşatıyor… İlk başta işyerimle kendi karakterimi ayrı yürütmeye çalışmıştım. Solid House’un arkasında kim olduğu belli olmasın diye düşünmüştüm. Daha sonra dedim ki ‘’neden belli olmasın?’’.


JD: Evet öyle. Sosyal medyada da en çok beğenilen ve esas takip edilen şey şirketin yüzü, onu temsil eden insan veya insanlar ve onların ne düşündükleri değil midir?


NG: O zaman yanlış mı yapmıştım bilmiyorum ama Solid House ve Kakuun’u iki iş yeri olarak ayırmıştım. Kendi kişiliğimin ön planda olduğu Kakuun oldu diye düşünüyordum ama sonradan anladım ki ben Solid House’mışım.


JD: Kakuun da faaliyetlerine ve varlığına devam ediyor mu? Ondan hiç bahsetmedik. Aslında senin kariyerinde veya özel hayatında önemli bir rol oynayan bir üretici kimliğin de var – onu da konuşmadan geçmeyelim...