Tasarımcılar ile Röportajlar #5: Uğur Bahçeci

Tasarım meraklıları, tasarımcılar ve tasarım savunucuları!


Hepiniz yeni oluşumumuz ‘Tasarımcılar ile Röportajlar’ diyalog platformumuza okuyucu veya isterseniz katılımcı olarak davetlisiniz! Sizin de bizim gibi kaliteli mekân uygulamalarına dair ortak dertleriniz varsa bu seri için en az bizim kadar heyecanlanacağınızı düşünüyoruz!


Tasarımcılar ile Röportajlar serisi, adamızda içmimarlık, mimarlık, tasarım ve benzeri mesleklerle uğraşan kişilerin hikâyelerini dinlemek ve sizlerle de paylaşmak için güzel bir fırsat sunuyor. Onların ofislerine, çalışma alanlarına gidiyoruz, bir kahve eşliğinde çalışmaları, yaşamları ve gelecekleri hakkında konuşuyoruz.



Jasmine Dinand (JD): Mesleki geçmişinden bahseder misin, bugüne nasıl geldin?


Uğur Bahçeci (UB): Nostalji 😊. Her şeyin başında babam mimardı. Onun mimar olması sebebiyle mesleğe karşı bir yakınlık geliştirdim. Sonrasında da güzel sanatlarda okumak istediğime karar verdim. Güzel sanatlar içinde ilk tercihim içmimarlıktı. Hacettepe Üniversitesi’nde içmimarlığı güzel sanatlar sınavı ile kazandım.


JD: Nasıl vardın bu tercihe? Babanın mimar oluşu nasıl etkiledi seni?


UB: Açıkçası üniversite seçme dönemimde başka seçeneklerim de vardı ama sanrım lise ikideyken güzel sanatlar konusunda netleşmiştim. Bariz bir hedefim vardı. ‘Güzel sanatlar’ içinde bulunan beş bölüm arasında ilk tercihim içmimarlık olmuştu. Onu da kazandım ve gittim. Kazanamasaydım, ikinci tercihim olan grafik tasarım ile de yine mutlu olabilirdim sanırım. Yine de içmimarlığın benim için daha doğru olduğunu düşünüyorum.


JD: Üniversite nasıl bir deneyimdi? Buradan giden biri olarak ortamı nasıl deneyimledin? Gözlemlerin neler oldu?


UB: Hacettepe Üniversitesi’nin iki aşamalı yetenek sınavına girdim ve bu sınavı kazanarak okula başladım. Benim için her şey yeniydi. Daha önce aralarına dâhil olmadığım bir insan grubunun arasına gitmiştim. Çünkü Kıbrıs’ta etrafımda çok fazla sanatla ilgilenen insan yoktu. Daha doğrusu yaşam biçimi olarak sanat diye bir şey yoktu. Bu nedenle de ilk başta bir nevi kültür şoku yaşadığımı hatırlıyorum. Fakülte binamız sadece içmimarlık bölümüne ait bir bina değildi. Resim ve heykel gibi diğer bölümlerin de dâhil olduğu bir binaydı. Bu çeşitliliğin içinde olmak, hale hazırda güzel sanatlar ile ilgilenen bir grup insanın içinde bulunmak bir taraftan ufuk açıcıydı, bir taraftan da Kıbrıs’tan giden biri olarak bir nebze şok ediciydi.


Geliştiriciydi. Ve enteresandı da aynı zamanda. Fakültede tanık olduğum ve şaşırdığım birçok şey oluyordu. Örneğin diğer bölümlerden küçük işler yapan öğrencilerin işlerini kafeteryaya kurduklarını ve sergilediklerini gözlemliyordum. Bu tarz şeyler benim için yeniydi. Sonrasında tabi ki bunlar daha alışılmış şeylere dönüştü. Özetle, üniversiteye ilk gittiğim zaman daha zorlayıcı ve tamamen yeni olan bir şey ile bir yüzleşme yaşadım.


JD: Adaptasyon sürecin nasıl geçti sence?


UB: Çok zor olmadı diye yorumluyorum. O deneyime bir şekilde hazır olduğumu biliyordum. Kıbrıs’ta çok fazla sergi ziyaret etme veya sanat ile iç içe olmak gibi bir şansımızın olmayışına rağmen… Üniversitede birçok disiplinin arasında başka insanlarla aynı anda olmak ve onlarla ortak dersler paylaşmak geliştirici bir deneyimdi. Temel sanat eğitimi zaten bir sene boyunca aldığımız ortak bir dersti ama örneğin heykel bölümünden de ders alıyorduk. Kısacası, adapte olma sürecim ilk yılın yoğun ders programına ve uykusuz gecelerine rağmen genel olarak tamamdı.


JD: Okul bittikten sonra direk buraya mı geldin yoksa Türkiye’de mi kaldın? Aklında neler vardı?


UB: Okulum bittikten sonra Kıbrıs’a geldim. Aklımda çok fazla şey yoktu aslında. İlk geldiğimde ne yapacağımı bilmiyordum. İlk iş deneyimim Hasan Özyalçın ile birlikte çalışmak oldu. Hasan’ın hazır kurulmuş bir ofisi vardı. Bir süre onunla çalıştıktan sonra hayatıma üniversite girdi. Yaklaşık 10 yıl ağırlıklı olarak üniversitede ders verdim, daha seyrek de olsa proje yapmaya devam ettim.


JD: Hangi dersleri verdin?


UB: Bilgisayarla ilgili dersleri verdim ve proje dersleri verdim. Bu arada da yüksek lisansımı tamamladım.


JD: Üniversitede çalışmak nasıldı, genel olarak çalışma hayatı nasıldı? İlk gözlemlerin neler oldu? Kıyaslamalar, karşılaştırmalar yaptın mı? Neler kaldı aklında? Nasıl etkileri oldu o deneyimlerin?


UB: Anlatırken öğrenmek diye bir şey var bence. Bu anlamda öğretmenlik yapmak insanı pişiren bir şey. Özellikle proje dersleri verdiğim zaman sürekli yeni birçok şey ile karşılaşıyordum ve yeni bir şeyler düşünmek zorunda kalıyordum. Sürekli bulmaca çözdüğüm bir haldeydim. Temelinde hayal kurmak olan bu derslerde, öğrencilerle birlikte devamlı olarak o hayali aktif tutma çabamız vardı. Bunun dezavantajları da var tabi ki. Bazen bu hayalleri harcıyormuşuz gibi hissettiğim noktalar da oluyordu. Tasarım ile ilgili verdiğim ve ortaya attığım fikirler… Çok sayıda öğrenci ile bu antrenmanı yapmak bir taraftan iyi bir şey ama diğer taraftan da o fikrin kullanılmış olup da gerçeğe dönüşmeyeceğini bilmek biraz üzücü.


JD: Şu an ders vermeye devam ediyor musun? Ofis açma süreciniz nasıl gelişti? Ortak çalıştığın biri var mı?


UB: 2014 yılından itibaren üniversitede artık ders vermiyorum. O yıl, üniversite ile arama mecburi bir boşluk girdi. Sonrasında, bu boşluktan faydalanarak nasıl yeni bir düzen oluşturabilirim diye sorgularken, benzer arayışlarda olan arkadaşlarımla birlikte (iki mimar ve iki içmimar) bir ofis deneyimimiz oldu. Şu anda o dörtlüden Ürün Ekenoğlu ile birlikte aynı ofisi paylaşarak, zaman zaman birlikte, bazen de birbirimizden bağımsız olarak projeler hazırlayarak ofis hayatımıza devam ediyoruz. Bazı projelerde başka iş birliklerimiz de oluyor tabii. Ayşe Yağman ile şu günlerde birlikte çalıştığımız birkaç iç mekân projemiz var mesela… Benzer akılda birileriyle birlikte proje üretmek, uygulama yapmak insanın elini güçlendiriyor.


Önceleri Ürün ile birlikte çalıştığımız, bir apartman dairesinde bir ofisimiz vardı. Belirli bir noktada fark ettik ki bir apartman dairesinde olmak bizi pek beslemiyor. O noktada sur içi kafelerini ofis gibi kullanmaya başladık. Bu dönemde bu mekanları hem sosyalleşmek hem de çalışmak için kullandık. Daha sonra pandeminin hayatımıza girmesiyle birlikte, yeni ihtiyaçlarımız doğdu. Biraz da şansla şu anda çalışma alanı olarak kullandığımız surlariçindeki binamıza yerleştik. Yaklaşık iki yıldır buradayız. Surlariçi’nin hızlı ulaşılabilir bir yer olmaması zaman zaman bir dezavantaj olarak algılanıyor. Bizim hayata bakış açımızda, yürüyerek istediğimiz yerlere ulaşabilmek ise bir avantaj. Hatta galiba bizi burada tutan şeydir.


JD: Surlariçi’nde hayatın farklı bir düzeni, farklı bir akışı var değil mi?


UB: Evet. Örneğin Surlariçi’ne geldiğimiz zaman arabamızı bir yere park ederiz ve gitmek istediğimiz yere yürüyerek hareket ederiz. Bu aslında standart bir şehirde normal bir şeyken, Kıbrıs koşullarında çok fazla tercih edilmeyen bir şey. Fakat biz bunu ve bunu yapabilmeyi seviyoruz. Bu bölgede, bir şekilde, yaptığımız projeler de etrafımızda oldu. Tarihi doku ile çok fazla çalışma şansımız oldu.


JD: İşletmenizi veya kendini üç kelime ile tanımlayabilir misin? Veya yaptığınız işi de tanımlayabilirsin daha rahat olursa.


UB: İnsan ölçeğinde kalmaya çalışıyoruz. Yapmaya çalıştığımız şey insancıl bir şey. İnsan faktörünü yaptığımız işin dışına alarak çok büyük ve farklı bir noktaya taşımadan projeler yapmaya çalışıyoruz. Bunu daha farklı nasıl anlatabilirim bilmiyorum. Yani, demek istediğim, her zaman sadece tarihi doku ile ilgilenmiyoruz. Araya giren çok fazla konut projemiz var. Ama tarihi doku ile çalışıyor olmanın hazzı her zaman bizim için bir başka.


JD: Tarzınızı nasıl tanımlarsın?


UB: Aslında bir tarzımız var demek yerine, önemsediğimiz bir tasarım yaklaşımımız var diyebilirim sanırım. Ve ayni şeyi tekrarlıyor olacağım belki ama insan odaklı bir noktadan tasarım yapmaya çalıştığımızı vurgulamak isterim. Bir tarz edinip sadece onun üzerinde düşünmek noktasında durmamaya çalışıyorum. Herkesin kendine özel talepleri var ve aslında bu talepler, yapılacak olan iş ile ilgili belirli bir fikri veya konsepti ortaya çıkarıyor. Bu da bizi bir sonraki aşamaya götüren bir şeydir. Müşterilerimiz ile çalışırken kesinlikle tepeden bakarak ‘benim yapmak istediğim budur’ gibi söylemlerle ayak diretmiyoruz. Tüm bunlar da yaptığımız projelerde çeşitliliği sağlıyor. Tek bir tarzdan, yani örneğin ‘sadece klasik yaparım’ ya da ‘minimal yaparım’ gibi bir noktadan bakmayarak, insanı tanıyarak o insana özel ne yapılabilir noktasından bakarak iş çıkarmaya çalışıyoruz.



Esas amacımız biraz da konfor ile alakalı. Konforu tasarımın içine yedirmekle alakalı. Kişisel konforu artırabilmek büyük bir artı bence! Bir içmimarın ondan iş talep eden müşterisinin hayatına bu noktada dokunabiliyor olması lazım. Konforu hissettirebilme veya o konforu bir üst seviyeye taşıyabilme ve aynı zamanda da tasarım alanında da tatmin edici bir iş yapma başarısı müşterinin kendi özel hikâyesinden veya ihtiyaçlarından gelen bir şey. Konfor veya tasarım kesinlikle bizim müşterilerimize empoze etmeye çalıştığımız bir şey değil. Bu yüzden de çeşitliliğin kendiliğinden oluşuyor ve biz de doğallığında tek bir skalada veya tarzda iş yapmıyoruz, yapamıyoruz.


Konfor derken şunu demek istiyorum. Herkes yaşadığı mekânların içerisinde belirli bir kalitede, hareket kabiliyetini maksimumda tutarak yaşamak istiyor. Bu istekleri karşılamak için, yani işimizi doğru yapabilmek için, insan faktörünün orada nasıl hareket edebileceğini öngörerek ona çözümler üretmekten sorumluyuz. Herhangi bir objenin güzelliğini yakalamaktan çok aslında kullanıcının yaşam kalitesini artırırken, buna tasarım öğeleri nasıl ekleriz diye düşünüyoruz. Yapmaya çalıştığımız şeyin özeti bu aslında.


JD: Ticari ve konut projelerde - müşteri anlamında da projenin doğası anlamında da - çalışmak arasında nasıl farklılıklar var sence?


UB: Konut, daha kişiye özel olduğu için karşındaki insanı iyi tanıman gereken ve onun hayatı için cevaplar üretmen gereken bir proje türü. Ticari, yani daha kamusal alanlarda, tasarım ve yönlendirme anlamında daha baskın bir duruşumuz olabiliyor. Kalabalık insan grubu veya kalabalık kullanıcı grubunun dâhil olduğu mekânlarda genel ve geçerli bir çözüm üretmemiz daha rahattır. Konut projelerinde daha geçirgen bir süreç vardır. Biraz senden biraz da karşındaki insandan gelen bir bilgi akışı vardır.

Bir mekân kamusal da olsa özel de olsa, bir içmimarın kimlikli bir alan yaratmak gibi ortak bir hassasiyet taşımak zorunluluğu vardır bence. Çünkü öyle ya da böyle o mekân için bir cevap üretmeye çalışıyoruz. Bu bakış açısıyla baktığımız zaman da mekânın bir grup kullanıcısı ya da birkaç kullanıcısının olmasının arasında çok büyük farklar görmüyorum.


Kamusal alanlara cevaplar üretmek, tasarım anlamında bize nispeten biraz daha özgürlük sağlıyor. Konutlarda karşındaki insanı tanıyarak, okuyarak onun hassasiyetleri doğrultusunda cevaplar üretiyor olmamız gerekiyor. Onun kim olduğu, konutun bütün özünü oluşturacak olan temel şeydir. Günün sonunda ben aradan çekildiğimde, oranın tek bir kişi, bir çift veya bir ailenin yaşayacağı bir yer olduğunu iyi biliyorum.


Bir de kamusal mekanlar sürekli değişen bir kullanıcı profiline sahip. Bu yüzden de öngörülü olup, bu değişken kullanıcıların o mekânda konforlu bir şekilde var olmalarını sağlamak ve zamansal anlamda da eskimeyen bir tasarım yapmak önemli diye düşünüyorum.




JD: Evet daha zamansız bir şey. Konutta kullanıcı ile birebir iletişimde olmak, öngörü yapmak zorunda kalmadan bilgi sahibi olabilmek tasarım için hem avantajlı hem de dezavantajlı bir durum anladığım kadarıyla…


UB: Evet tabi. Daha kısıtlayıcı bir şey aslında. Çünkü orada gerçekten bir birey var ve senin yaptığın mekân içerisinde yaşayacak. Sürekli, bütün hayatını orada geçirecek.


Sonuç olarak bazı temel bilgileri herhangi bir projeye, kamusal ya da konut fark etmez, ayırmadan aktarmamız gerekiyor. Temel formülleri iyi çalışmamız gerekiyor. Kullanıcıyı o alanda hayal etmemiz gerekiyor. ‘’Buraya biri girdiğinde ne yapar?’’, ‘’Nasıl hareket eder?’’, ‘’Daha iyi nasıl hareket edebilir?’’. Bir mekândan diğer mekâna ulaşım, ısıtma soğutma, konfor gibi değişmeyen konular konut veya kamusal projelerde ayırım yapılmadan uygulanabilir.



JD: Peki, çalışma hayatına atıldıktan sonra, üniversite eğitimin boyunca aldığın derslerde müşterilerle iletişim kurma konusunda herhangi bir eksiklik fark ettin mi? Biz tasarımcılar sadece tasarım yaparak işimizi bitirmiyoruz. İlişki kurmak zorunda olduğumuzu – az önce bahsettiğin türden bilgileri doğru anlatmamız gerektiğini veya kullandığımız dilin nasıl olması gerektiğini nasıl öğrendin? Bu konularda zorluk yaşadın mı?


UB: Bu iş sadece kâğıt üzerinde bir tasarım yapmaktan ibaret değil. Tasarım yaptım, birinin önüne koydum bitti gibi bir süreç yok. Kullanıcıların dâhil olduğu bir süreç olduğu için iletişimin hem sağlıklı hem de uzun süreli sağlanabiliyor olması lazım.


Üniversite aslında sürekli sunum yaptığımız bir yer olduğu için iletişim becerilerimizi bir nebze güçlendiriyor. Birçok kere birilerine bir derdimizi anlatmaya çalışıyoruz. Tasarladığımız her projeyi çıkıp sunmamız bekleniyor. Böylelikle doğru bir yerde durduğumuzu anlayabiliyoruz. İş hayatında da bu böyle... Bir değişiklik yok aslında. Hocalarımızı değil, müşterilerimizi ikna edebiliyor olmamız lazım. Burası için en ideal çözüm budur veya benim öngörebildiğim en ideal çözüm budur diyebilmemiz gerekiyor. Bazen bu sistem çalışmıyor tabi ki. Bazen de müşterinin kendini teslim ettiği noktalarda biraz daha kolay ve akışta çözümler üretebiliyoruz. Mekân kullanıcısı açısından dahiliyet kesinlikle çok önemli. Fakat tabi ki belirli bir deneyim ve eğitim sonucu burada olduğumuzu da göz önünde bulundurarak dahil etmekten bahsediyorum. Sonuçta bu işin teknik bir kısmı var ve o teknik kısmın sürekli çözülmesi gereken problemleri var. Bu problemlerle yüzleşecek olan insan da tasarımcının kendisidir diye düşünüyorum. Bu da gerçekten sadece güzeli aramakla ilgili değil. Bu işin teknik kısımları da çok önemli! Yani ‘güzel obje toplayan insan’ olarak bu işte var olmamaya çok dikkat ediyorum.



JD: Öyle bir algı var mı insanlarda?


UB: Bence var. Hala daha var ama herkeste değil. Tasarımın genel olarak özetinin güzellik noktasında durması gerektiğine dair bir yanlış algı var, evet.


Ben kendimi daha çok mekân tasarımcısı olarak görüyorum. İçmimarlık kendi içinde de çok çeşitliliği olan bir meslek. Örneğin aydınlatma ayrı bir konudur. Daha dekoratif olan başka alanlar da olabilir. Bazı meslektaşlarım onlara yönelebilir ve çok iyi çözümler de üretebilir. Obje tasarlamak zaten başlı başına bir uzmanlık istiyor. Fakat mekân tasarımcısı hem bütün bunları organize etmesi gereken hem de aslında her şeye dahil olması gerekmeyen bir insan bence.


Özünde bizim yapmaya çalıştığımız iş, bir mekânı tasarlarken oraya bir şekilde bir form vererek çözümler üretmek. Son zamanlarda Ürün ile birlikte çalıştığımız bir projede örneğin, geometrik bir merdiven tasarımı yaparak o geometrik şekli evin bütününe konforu da denklemden çıkarmadan nasıl yayabileceğimizi düşündük, kurguladık. Esas amacımız mekânı kurgulamak. Bu noktada durduğumuz zaman artık o mekâna ne koyulursa koyulsun, hangi koltuk seçilirse seçilsin bir önemi yok. Güzellik algısı benim için veya kullanıcı için farklı anlamlara gelebilir. Bu yüzden de benim yapmaya çalıştığım iş bir temel oluşturmak. Sonrasında da o temelin içine girecek olan elemanlar ne olursa olsun o temel orada kaldığı sürece aslında mekân halen daha çalışabilir ve halen daha konforundan feragat etmemiş bir halde durabiliyor. Başarmaya çalıştığım şey bu aslında. Bu benim için yeterli.


Mekân tasarımcısı derken bundan bahsediyorum. Her projede gidip dekoratif heykeller bulmamız koltuklar seçmemiz gerekmiyor bence. Bazı projelerde bu anlamda da dahil oluyorum ama bazı projelerde daha az dahil de olabiliyorum. Yine de sonuç olarak, bir mekânın bir nevi yöneticisi olan içmimarın, o mekânın kimliğini oluşturmaya çalışırken orada olması gereken ama her kısmında da orada olma zorunluluğu olmayan biri olduğunu düşünüyorum.



JD: Baştan sona süreç nasıl ilerliyor, bize tasarım sürecin hakkında biraz daha bilgi verebilir misin?


UB: Öncelikle birkaç toplantı yapıyoruz ve karşımızdaki insanı ve taleplerini anlamaya çalışıyoruz. İşin şeklini ve nasıl ilerleyeceğini belirleyen de bu toplantılar oluyor. Talebi kavradıktan sonra, talebi de tasarım sürecine dahil ederek, bir şekilde onu evirip çevirip projeyi en iyi şekilde nasıl finalize ederiz sorusunun cevabını aradığımız bir süreçten geçiyoruz. Bu noktada tabi ki az önce konuştuğumuz gibi, müşteri ile diyalog halinde olma kısmı gerçekten çok önemli. Müşteriniz ile hemfikir olmadığınız noktalarda yaptığınız işin hiçbir önemi kalmıyor. Güzel bir dille müşterimizi, yapmaya çalıştığımız tasarımın onun taleplerine cevap verdiğine ikna etmemiz gerekiyor.


Bu noktayı geçtikten sonra da uygulama süreci ile ilgili çözümler üretmemiz gereken bir yola giriyoruz. Bazen çizdiğimiz bir eskiz uygulama sürecinde kendi içinde evirilen bir başka eskize dönüşebiliyor. Özetle ilk ortaya atılan fikirden tutun tasarıma, tasarımdan da kullanacağımız malzeme, o tasarımı ayakta tutacak olan sistem gibi konuların birbiriyle örtüşüyor olması gerekiyor.


JD: Zaman içinde sunum konusunda ne gibi teknikler geliştirdin? Sunumlarını nasıl hazırlıyorsun? Teknoloji tasarım yapma şeklini nasıl değiştirdi? Ne gibi talepleri var müşterilerin?


UB: Ben üniversitede öğrenciyken, bilgisayarın olmadığı bir dönemde üç boyutlu çizimler yaparak eğitimimi tamamladım. Çünkü o zamanlar bu teknoloji yoktu veya çok yeniydi. Üç boyutlu teknolojinin yeni olgunlaşmaya başladığı veya talebin o yöne yeni yeni kaydığı dönemde ben üniversite son sınıftım sanırım.


Autocad bize derslerde öğretilen bir programdı. Hatta Hacettepe’de tek öğretilen programdı. Sonrasında hayatımıza başka programlar da girdi. Bizim öğrendiğimiz Autocad’in daha ilkel bir versiyonuydu tabi ki. Şu anki hali gibi değildi. Biz elle perspektif çok fazla çizdik. Mecburen çizdik. Bu üniversite giriş sınavında bile bizden beklenen bir konuydu. Benim hayatıma üç boyutlu çizimleri bilgisayarda yapmak üniversite sonrası girdi. Şu anda da mecburen kullanıyorum. Aslında bence üç boyutlu çizimler ihtiyaç olan da olmayan da her noktada bir talebe dönüştü. İnsanlar o üç boyutlu ifadeyi bekliyorlar. Bunun sebeplerinden biri günlük hayatlarımızda çok fazla görsel görmemiz. Bu görseller üç boyutlu, final görüntüyü görme taleplerini artırıyor. Bundan kaçamıyoruz. İki boyut üzerinde çok güzel bir tasarım da yapsanız tercih edilen yine üç boyutlu ifade biçimi oluyor…


JD: Kendi markasını tanıtmak ve pazarlamak isteyen tüm tasarımcılara baktığımızda da böyle bir talep ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum – her alandan tasarımcılar profesyonel bir şekilde portfolyolarını hazırlıyorlar, kendilerini adeta korkusuzca ortaya koyuyorlar…


UB: Bu anlaşılır bir şey. Hepimiz ne ile karşılaşacağımızı önceden bilmek ve görmek istiyoruz. Bunu da tüm sürecimizin bir parçası olarak düşünmeliyiz. Farklı bir bakış açısından baktığımızda ise bunun çok zorlayıcı olduğunu da söyleyebilirim. Her tasarımı üç boyutta ifade etmeye çalışmak kendi içinde çok büyük bir efor. Bazen sadece talepten dolayı, üç boyutlu çizimlere harcayacağımız eforu, tasarımın başka aşamalarına aktaramıyoruz. Bir feragat söz konusu! Bu da benim için zorlayıcı bir durum.



JD: Üç boyutlu çizim yapmak da en başta bahsettiğimiz uzmanlıklar arasında bulunuyor o zaman…


UB: Kesinlikle. İçmimarlıkta bu süper oturmuş bir iş değil. Fakat mimari projelerde biraz daha kolaydır diye düşünüyorum. Bir uzmandan üç boyut konusunda teknik anlamda destek alıyor olmak yani… İç mimari projeler biraz daha zorlayıcı. Yine de zaman zaman iş hayatımızda o şekilde yardım da almakla beraber genel olarak çalışırken, ben de üç boyutlu, basit bir render çalışıyorum. Bu renderlar illaki muhteşem ve bitmiş olmuyor. Bütün malzemeleri seçip yerleştirdiğim bir renderden de bahsetmiyorum. Daha çok kendi yaptığımı kavrama noktasında kullandığım renderlar oluyor genellikle bunlar.


Çünkü bazen üç boyutlu düşünmek, iki boyutlu düşünmekten çok daha kolay. Her proje için olmasa da bazı projeler için büyük bir gereklilik. Sunum yaparken, üç boyut kullanımında dikkat edilmesi gereken en önemli konulardan biri malzemelerin seçimi… Doğru malzeme seçimi şart diye düşünüyorum. Çünkü sunulan üç boyut üzerinden o tasarımda kullanılan her malzeme için de bir çeşit anlaşma yapıyoruz. Böyle düşündüğünüzde de bir projenin en başında üç boyutlarını çizersek daha sonra projenin ilerlediği bir süreçte, o üç boyutlu çizimin hem malzeme hem de form olarak kendi kendini bir şekilde imha ettiğine tanıklık edebilirsiniz. Bu da defalarca üç boyutlu çizimler yapmak anlamına gelir. Bu da çok büyük ve gereksiz bir efora dönüşebilir. Bu yüzden ben üç boyutun eskiz olarak elde çizilmesinden yanayım. Bu sayede hem kendi yaptığım formu anlayabiliyorum hem de karşımdaki benim ne yaptığımı anlayabiliyor.


Bitmiş üç boyutlu tasarımların pazarlamanın işi olduğunu düşünüyorum. Örneğin büyük projelerde, otellerde, belki toplu konularda veya daha çok emlak firmalarında yani satışa yönelik sektörlerde satışı daha etkili kılan bir teknoloji olarak görüyorum üç boyutları. Diğer yandan da bireysel projelerde üç boyutlu tasarımların genellikle tasarım ile birlikte pişirildiğini gözlemledim. Çoğu zaman malzeme seçmeden de üç boyut aslında bitmiş oluyor. Malzeme seçimlerine gelmeden önce ortaya çıkardığınız formdur aslında üç boyut dediğimiz şey. Daha sonra o üç boyuta koyduğumuz malzemeyi aradığımızda piyasada bulamamamız çok yüksek ihtimal. Bu da ayrı bir sıkıntı.




JD: Zorlu gerçekten. O zaman en önemli kısım mekânın çözümlenmesi. Sonra malzeme seçimlerinde kişi, ev sahibi veya işletme sahibi daha serbest hareket edebiliyor mu?


UB: Evet. Yani örneğin bir banyoyu ele alırsak, o banyoya girecek olan mobilyalar, seramikler veya malzemeler seçilmeden aslında biz üç boyutlu bir çizim çalışıyoruz. Genel anlamda duşun, tuvaletin veya lavabonun nereye yerleşeceğini tanımlıyoruz. Banyonun hangi formda olacağını biliyoruz. Belki lavabonun çanak mı yoksa tezgahla sıfır biten bir model mi olacağını belirliyoruz. Bu kararları da üç boyutlu çizimler üzerinden alıyoruz ama günün sonunda o lavaboyu fiziken gidip seçmeden bu kararları veriyoruz. Kısacası banyonun kendi içerisindeki mekânsal çözümlerini ifade ediyoruz. Eğer o banyoyu pazarlamak gibi bir amacımız varsa, o banyoya var olduğundan emin olduğumuz malzemeleri koymaya dikkat etmeliyiz. Bir emlak veya müteahhit firma, satış amacıyla piyasaya çıkıyorsa o üç boyutta gerçek malzemelerin olması gerektiği düşüncesinde çok netim. Fakat mal sahibi ve tasarımcı karşılıklı oturduğunda buraya bu malzeme de girebilir, şu da girebilir gibi bir diyalog noktasında hareket edebilir. İletişim üzerinden çözümler üretebiliriz. Günün sonunda oraya ilk düşündüğümüz ve koyduğumuz malzemenin piyasada olmayabileceği gerçeğini de düşünmemiz gerekiyor. Belki de malzeme vardır ama aklımızdaki süre ile uyumlu değildir, adaya üç ay sonra gelecektir ve bizim daha hızlı bir çözüme ihtiyacımız vardır gibi durumlar olabiliyor. Bu durumda da başka bir malzeme seçimine gitmek zorunda kalabiliyoruz ve ister istemez realist olarak değerlendirdiğimiz üç boyut halini bu şekilde çürütmüş oluyoruz…


JD: Peki. Sana bir de şunu sormak istiyorum: Gördüğüm kadarıyla müşteriye hazırlanan üç boyutlu çizimler var – üzerinden görüşmeler ve sunumlar yapılıyor… Bir de diğer taraftan uygulama aşamasında ustalara anlatılacak konular var onlara da ayrı çizimler yapılması gerekiyor… Bu da ortaya çok zorlu bir süreç planı çıkarıyor, yapacak çok şey var… Bu konuda neler düşünüyorsun?


UB: Projelerin genelinde belirli bir noktaya gelindiğinde, müşterimize ifade ettiğimiz tasarım çözümlerine onay alıyoruz. Bence bu onay sonrası, müşterinin aradan çekiliyor olması lazım. Ne yazık ki karşılaştığım senaryolarda bu böyle olmuyor. En büyük sıkıntılarımızdan biri de müşterilerimizin sürekli olaya dahil olmak istemesi. Özellikle ustalarla başladığımız ikinci süreçte devamlı olarak ilk sürece dönmek zorunda kalıyoruz yani iki ileriye bir geriye gidiyoruz. Bu da iletişimin kendini de özünü de doğasını da bozan bir durum bence. Bilmiyorum, bu durum kişisel yaşadığım bir sıkıntı mı ama sanmıyorum bence bir sürü meslektaşım a