Tasarımcılar ile Röportajlar #3: Hasan Özyalçın

Tasarım meraklıları, tasarımcılar ve tasarım savunucuları!


Hepiniz yeni oluşumumuz ‘Tasarımcılar ile Röportajlar’ diyalog platformumuza okuyucu veya isterseniz katılımcı olarak davetlisiniz! Sizin de bizim gibi kaliteli mekân uygulamalarına dair ortak dertleriniz varsa bu seri için en az bizim kadar heyecanlanacağınızı düşünüyoruz!


Tasarımcılar ile Röportajlar serisi, adamızda içmimarlık, mimarlık, tasarım ve benzeri mesleklerle uğraşan kişilerin hikâyelerini dinlemek ve sizlerle de paylaşmak için güzel bir fırsat sunuyor. Onların ofislerine, çalışma alanlarına gidiyoruz, bir kahve eşliğinde çalışmaları, yaşamları ve gelecekleri hakkında konuşuyoruz.



Mesleğini yapmadığın zamanlarda, zamanını nasıl geçirmeyi seversin?

Hasan Özyalçın: Pandemide yağlı boya ile soyut tarzda resim yapmaya başladım. En azından denemeye başladım. Benim hobilerim de mesleğim gibidir. Her zaman uğraşacak bir şeyler buluyorum. Yağlı boyayı denedim, akrilik boyayı da denedim. Kesinlikle yağlı boya beni daha çok cezbetti. İlk etapta küçük ölçeklerle başladım. 20x20 cm, 40x40 cm ve 60x60 cm. Şimdi de 200x200 cm, daha büyük ebatlarla çalışıyorum. Tabi ki bu yer isteyen veya mekân isteyen bir uğraş. Büyük ebatlarla çalışmak çok keyifli ama örneğin geriye gidip, uzaklaşıp resme bakabilmek için geniş alana ihtiyaç duyuyorum.



Daha önce resim dersi aldın mı?

HÖ: Güzel Sanatlar Fakültesi mezunuyum. O yüzden temel bir sanat eğitimim var ve yabancı olduğum bir şey değil. Üniversiteye desen sınavı ile girmiştik. Modelaj eğitimi de aldık. O yüzden resimden çok uzak değilim…


Yaratıcı bir evde mi büyüdün?

HÖ: Evet, kısmen diğerlerine göre daha yaratıcı diyebilirim. Benim anneannem ve büyük teyzem Lefke bölgesinde çok meşhur terzilerdi. Yıllarca bütün aileye sürekli kıyafetlerini onlar diktiler. Yemek konusunda da çok yaratıcıdırlar. O yüzden, nasıl diyeyim, evde hep bir hareket vardır. Ailede birebir sanatçı biri yoktu ama bir şeyler üretme konusunda hiç boş durmayan bir anneanne, bir büyük teyze ve anne ile büyüdüm. O yüzden yaratıcı bir evde büyüdüm diyebilirim.


Bir de ben ressam Salih Oral’ın evinde büyüdüm. Hocaların hocası derler… Her gün öğlenden sonra Salih Hoca’nın atölyesindeydim. Evindeydim. Orası da evim gibi sayılabilir. Bölümümü seçerken Salih Hoca çok etkili oldu. Bugün birçoğumuzu, güzel sanatlara hazırlayan bir hocadır. Kuzey Kıbrıs’ta ilk modern ve soyut resimleri yapan bir ressamdır Salih Hoca.


Yakında bir sergini görebilecek miyiz?

HÖ: Henüz sergi açabilecek kıvamda mıyım bilemiyorum. Yaptığım resimlerde, Salih Oral’ın çok etkisi var. Çalışmalarım çok renkli. Ben 19 Mayıs Türk Maarif Koleji mezunuyum, ilk resim öğretmenimiz Güner Pir, bir sonraki resim öğretmenimiz Emin Çizenel, sonra da Nurhayat Adalısoy’du… Okul dışında, dışarıda da bütün sanat tarihi derslerimize Salih Oral giriyordu, zaten atölyesine de gidiyorduk… Yani bu kadar şanslı bir sanat eğitimi temeli alabilen başka biri yoktur herhalde diye düşünüyorum. Şimdiki üniversitelerde bile sanat tarihi dersi okutulmuyor. Ki bence sanat tarihi çok önemlidir. Genel kültürdür.



Üniversite nasıldı peki?

HÖ: Güzeldi, benim için çok keyifliydi. Lise döneminden nefret ediyorum, hatırlamak bile istemiyorum. :) Ama üniversite, yapmak istediğin her şeyin zirvesini yaşadığın bir yer. Benim ev hayatım da güzel geçmişti çünkü ev arkadaşlarımın biri içmimarlık diğeri de seramik bölümünde okuyordu. O yüzden de evdeki ortamımızda da sanat konuşuluyordu, tasarım konuşuluyordu. Bir de bence zaten Hacettepe Üniversitesi’nin Güzel Sanatlar Fakültesi eğitmen kadrosu gerçekten çok güçlü. Hep ODTÜ Mimarlıktan hocalarla beslenen, ciddi bir tasarım eğitimi verilen bir yer… Bugün piyasada yaptığımız tasarım ve dekorasyon gibi işler bana bu eğitimin %40’ını yansıtıyormuş gibi geliyor… Daha tasarım odaklı işler yapılabilir elbette ama piyasamız, dediğim gibi bahsettiğim bu %40’a bile hazır değilken bunu başarmak çok da mümkün değil sanırım…


Peki, mezun olduktan sonra Kıbrıs’a mı döndün? İş hayatın nerede ve nasıl başladı?

İçmimarlık nasıl gelişti?

HÖ: Kıbrıs’a döndüğüm dönemde bocalamıştım. Benim bir de askerlik sorunum vardı. Üniversiteyi birincilikle bitirmiştim, yüksek lisans sınavına girmeden orada kalabilirdim. Bölüm birincilerine böyle bir fırsat sunuyorlardı. Fakat askerliğimi bitirmem gerekliliğinin baskısı ile Kıbrıs’a geldim. İki yıl askere gittim. Mezuniyet sonrası yüksek lisans yapmayı, üniversiteye devam etmeyi düşünüyordum… Yine de askerde de şanslıydım… Mimar Güvenç Yüksel, çok iyi mimarlardan biri, benim teğmenimdi. Güvenç sayesinde askerdeyken Autocad bilgimi geliştirdim. Takibinde askerde çok projeler yaptım. Hatalarımı da askerdeyken yapıp ceremesini de çok çektim. :) Çok inşaatlar yaptık, çok dosyalar hazırladık. Güvenlik Kuvvetleri Komutanlığı’ndan VIP yemek salonu, misafirhane, komutanlık köşkü, deniz köşkü gibi talepler geliyordu.


Piyasaya çıkmadan önce askerde 2 yıl boyunca bunları bol bol tecrübe etme şansım oldu. Bu işin güzelliği de, bir hata olduğunda, maliyeti benim cebinden çıkmıyordu. :) Sadece mesela, çok büyük bir hata olmuşsa bir hafta sonu dışarıya çıkamıyor, içeride kalıyordum. Güvenlik Kuvvetleri’nde çok büyük ihalelerin yapıldığı bir döneme denk gelmiştim. Boğaz şehitliği, peyzaj düzenlemeleri gibi projeleri de askerdeyken tecrübe etme şansım oldu. Bu işler benim ilgimi çektiği gibi, benim becerilerim de komutanımın ilgisini çekmişti. Dolayısıyla o dönem projeler içmimarlığa yönelik olmaya başladı. İnce yapı gerektiren tüm mekânlar yapılmaya başlandı. Türkiye’ye mobilya seçmeye bile gitmiştim. Şimdi mesleğim dediğim işimi yaptım aslında. Bütün bunları deneyimlemek, çizdiğim projelerin uygulanıyor olması bana büyük bir özgüven verdi. Uygulamalar sürerken proje ile ilgili konuların bana danışılması ve saygı duyulması da kesinlikle çok güçlendiriciydi, hatta üniversiteden de daha fazla. Her gün askere koşarak gidiyordum! Çünkü benim çizdiğim bir çardak yapılıyor veya bir peyzaj düzenlemesi yapılıyordu. Bu çok heyecan vericiydi. Bazen askere uymayacak derecede çizimler de yapıyordum. Mesela California’daki bir golf kulübünde olabilecek, çardağıyla birlikte bir vitamin bar, ona uyacak bir peyzaj ve bahçe düzenlemesi… :) Bu çizimlerimi ve vizyonumu komutanım ile paylaşmaktan da çekinmiyordum. Ölümüne savunuyordum. Kesinlikle bu yapılacak diye diretiyordum. Çoğu yapıldı aslında… :) Tenis kortları yapıldı, tenis kortlarının yanına bir kule yapıldı ve bu kulenin üzerine horoz bir rüzgârgülü koyduracak kadar direttim, mücadele ettim… :) Komutan bana ‘Artık horoz mu koyarsın, gaz mı koyarsın, ördek mi, ne koyarsan koy’ diyordu…


Aslında mezun olduktan hemen sonra, Kıbrıs’a ilk geldiğimde bir üniversitede içmimarlık yüksek lisans programına yazılmıştım. Orada hayal kırıklığına uğradım… İki ders açılmıştı, bir tanesi ‘Deterioration of Historic Materials’, restorasyona yönelik bir ders, ‘Malzemelerde Çürüme’ diye tercüme edebiliriz… Diğeri de ‘Historical Structural Systems’. ‘Tarihi Yapı Elemanlarında Strüktür Sistemleri’… Kulağa çok romantik geliyor… Uçan payandalar, kemerler hayal ediyordum… İlk ders için hayallerimde sarı taş ve Gönyeli taşı gibi malzemelerle tanışmak vardı… Sonradan öğrendim ki maalesef bu ders olduğu gibi kimyaymış! Diğeri de olduğu gibi fizik! Bildiğimiz formüller, formüller! Yani içmimarlığı, mimarlığı veya mühendisliği bırak, bu iki ders kimya mühendisliği ve fizik mühendisliği üzerine kuruluydu… Hocamızın bana yetersiz gelen İngilizcesi ile birlikte bu program benim için tam bir işkenceye dönüşmüştü… Ben de demiştim ki, ‘’Ben askere gidiyorum daha iyi!’’ :) Çok zordu! O yüzden yüksek lisans öyle orada kalmış oldu.


Kimya ağırlıklı olan derste bir gün hoca bana küflü taşlar vermişti ve demişti ki ‘Gideceksin devlet laboratuvarına, bunları tahlil edeceksin’. Ben de oradan Gülseren yüksek lisans programına geçiş yaptım. :) Yüksek lisans yapmadığım için hiç pişman değilim. Güvenç ile tanıştıktan sonra zaten piyasada iş yapmayı çok istiyordum. Askerde deneyimlediklerim bana bu özgüveni vermişti. Güvenç’in varlığı benim için çok iyi olmuştu. Piyasada çalışmaya başladığımda ilk bir iki tane işimi de Güvenç ile yapmıştım. Güvenç’in son kalan saçlarını döktüm! :) Askerden olan biraz bilgimle piyasaya çıktığım için henüz pek bir şey bilmiyordum. Şimdi bile bir şeye sıkıştığımda yine Güvenç’e sorarım mutlaka. Kendisi benim abim gibidir. Çok tecrübeli bir mimar, şimdilerde kendini iş güvenliği gibi başka konularda da geliştirdi.


Piyasaya atılınca yaptığım işler de başka. Az önce anlattıklarım askerdeki işlerimdi… Piyasada çok iş yaptım. Eski dönemde daha büyük, daha renkli işler yapıyordum ama galiba birazcık adım geçimsize çıkmış olabilir. Bunun nedeni, bence bu meslekte belirli bir iş akışı ve uygulama yöntemi vardır. Sırf yeni mezunlar ‘öyle’ yapıyor diye, onlara uyum sağlayacak şekilde hiçbir zaman iş yapmadım. Benim bildiğim mimarlık veya içmimarlık mesleği, plan, kesit, görünüş ve üç boyutlu çizimlerden, malzeme seçimi ve detay bilgisinden oluşur… Daha sonra bu malzemelerin renkler ve dokularının birbirleri ile uyuşması gerekir. Bütün bunların, en azından %70’inin işe başlamadan önce seçilmiş ve tanımlanmış olması gerekir. Bugün piyasada, uyduruk bir üç boyutlu çizim yapıp, müşterinin gözünü boyayıp iş alan çok çocuk var. Ama hiçbirinin elinde fiyat teklifi alabileceği kesit, görünüş veya metraj bilgileri yok. Tabi ki bu durumda ne oluyor, benim emeğim ve benim verdiğim fiyat teklifine karşılık onların emeği ve verdikleri fiyat teklifi birbirinden çok alakasız oluyor. Ben belki müşteriye göre bir işin uygulama detaylarını konuştuğumda sıkıcı duyulabilirim, bahsettiğim diğerleri de belki bunu daha renkli bir şekilde sunuyor olabilir ama günün sonunda onlarınki mahkeme ile sonuçlanıyor, benimki tartışmalı olsa da müşterimin en az on yıl sorunsuz yaşayacağı kalitede bir ev olarak bitiyor. Bugün bunu takdir eden ve ikinci evini veya ofisini yaptırmak için bana gelen müşterilerim var. Para kazanabilmek için yaptığım başka yaptığım işler de var. O yüzden her işi almak veya çok iş almak gibi bir dertte de değilim artık. Devam eden işlerim de var, mesela daha önce ofisini yaptığım avukat bir arkadaşım var. Ofisini hiçbir noktasını dahi değişmeden on yıldır büyük bir mutlulukla kullanıyor. Şu anda onun evi de güncel projelerim arasında. İkimiz de birbirimizle buluşmak için can atıyoruz. Bazen tasarımda bir noktayı benim değiştirdiğim bazen de onun değiştirdiği oluyor. Aramızda güzel bir iletişim var. Böyle bir müşteri ile yani müşteri de değil de bu vizyondaki taleplerle çalışmayı tercih ediyorum.


Bir içmimar müşterisinin yol arkadaşıdır diyebilir miyiz?

HÖ: Bence öncelikle bir içmimar kapris yapılacak birisi değildir… Örneğin benim belirli bir çalışma yöntemim var. Deneyimlediğim kadarıyla da bu yöntem başarılı sonuç veren bir çalışma yöntemidir. Sonuçta yirmi yılı geçkin bir süredir bu piyasada işimi yapıyorum. Bunu reddeden biriyle ben iş birliği yapabileceğimi düşünmüyorum. Bu durumda fiyat vermek de zorlaşıyor. Sırf mutlu etmek amacı ile bir müşterinin her dediğini kabul edemiyorum. Doğrudur, zevkler ve renkler tartışılmaz ama bence bir araya gelen renklerin, zevklerin ve malzemelerin tartışmaya çok da açık olmayan noktaları da var. Ben bu noktaları çok serbest bırakabilen bir tasarımcı değilim. Güzel şeylerin de böyle oluştuğunu düşünenlerdenim.



Senin tasarım sürecin nasıl ilerliyor? Baştan sona anlatabilir misin?

HÖ: Genellikle ilk etapta müşteri ile tanıştıktan sonra beraber gidip evini görüyoruz. Tecrübeli, gözü açık, dünyayı ve yenilikleri takip eden bir tasarımcı o evi okuyabilmelidir. Bu kumaşta da böyledir. Bazen müşterilerim bana herhangi bir kumaşa nasıl bir model düşündüğümü sorar. ‘’Bu sorunun cevabı benim ne düşündüğümle alakalı değil’’ diye cevap veriyorum. Bir ev de, bir kumaş da tasarımcıya kendisinin ne olabileceği ile ilgili %60 oranında bir tavır ortaya koyar. Bahsi geçen ev örneğin Karmi’deyse, oranın sosyal, doğal, tarihi ve kültürel dokusuna bakılmalıdır. Yapılabilecek çıkışları, artistikleri veya zıtlıkları yapı tasarımcıya kendi söyler. Bazen gelen yapı çok berbat durumda da olabilir. Tasarımcının ona bir ruh katması gerekebilir. Modern olsun, klasik olsun, daha eklektik bir şey olsun… Bina bir nevi tasarımcıya konuşur. Binanın dilinden anlayabilecek seviyede bir tasarımcı olmak önemlidir. Bu kumaşta da böyledir. Bir tasarımcının eline tafta bir kumaş geçtiğinde, zaten o taftadan yapılabilecek şeyler, dikiş tekniği de bilen birisiysen, bellidir. Kalkıp da macera aramanın anlamı yoktur. O kumaş ile ne yapılabileceğini biliyorsan doğru modeli bulabilirsin demektir. Ben bu düşüncemde çok ısrarcıyım.


Mimari bir örnek olacak ama bu konuyla ilgili olduğu için bu örneği vermek istiyorum sana. Girne Lefkoşa yolunda bir mobilyacı var. Boğaz’daki kameraya yaklaştığında sol kolunda. Orada bir villalar mahallesi oluşmaya başladı. Orada modern ev de var, daha klasik Akdeniz tarzı çatılı evler de var veya ansızın rengiyle ve formuyla çevresine uymayan tamamen zorlama, kiç, yıllar içinde modası geçecek olan, bence zevksiz, ucube, daha sayabilirim, evler de var. Bugün bu evin sahibi eminim o yapısı ile gurur duyuyordur. Ama bence bu ev tam bir mimari başarısızlık örneğidir. Çünkü bir kere, çevresi ve doğa ile uyumsuz, kendini öne çıkarmaya çalışan, mahallenin şımarık çocuğu gibi, eksantrik ve boşuna para harcanmış kısımları olan bir ucubedir benim algımda. Ben böyle bir iş yapmam, yapamam. Ben moda olan, trend olan şeyleri uygulamayı sevmiyorum. Ben bugün, dikey bahçe veya tavandan salkımlı plastik çiçekler asıp da içmimarlık yaptım diyemem. Ya da halattan aydınlatmalar koyarak, sıva üstü geçirilen elektrik kabloları kullanarak yeni bir şey yaptım diyemem. Bunlar benlik işler değil. O yüzden de bu tip taleplere cevap vermemeyi tercih ediyorum. Onun yerine resim yapıyorum, elbise yapıyorum, kira topluyorum… :)


Ev kötü olsa bile her mekânın bir ruhu var ve o ruhu müşteriden önce tasarımcının doğru okuması gerekiyor. Müşteri bu bakış açısına hazır değilse de o ruha yakın ve ondan mutlu olabileceği bir dille müşteriyi eğitmek de gerekiyor. Bizler tasarımcılar olarak, sırf müşterimiz istedi diye kalkıp da Gönyeli’nin ortasına manastır gibi, Mikonos’taki evlerin tarzında bir villa yapamayız, yapmamalıyız. Başka örnekler de verebilirim. Bu aralar kafe diye yapılan birçok mekân genellikle tam bir mobilya tefrişi örneğidir. Zayıf ve bir o kadar da tanımsız kafe tasarımları görüyoruz… Dünyada o kadar güzel kafe örnekleri var ki. Bu söylediğim şeyler maliyetle ilgili şeyler değil. Konuştuğum şeyler, tamamen yaratıcılıkla, zevkle ve oranla çözülebilecek şeylerdir.


Yani iyi bir tasarımcı, bir binanın (mekânın, çevrenin veya kumaşın) ruhu ile müşterinin taleplerini buluşturabilmeli. Bu kulağa çok doğru geliyor, peki zor bir şey mi?

HÖ: Şu anda iş yaptığım müşterilerim, bu süreçten beraber keyif alabileceğimiz insanlar. Eskiden her müşteriye göstermelik de olsa bir fiyat teklifi veriyordum, bugün artık tercihim direk söylemektir ‘Özür dilerim, enerjimiz uyuşmadı, çalışamayız’. Çünkü bu iş sadece kuru bir hizmet alımı değil, duyguların olduğu bir süreçtir. Müşterim ile birlikte duygularımızı yaşayamaz ve paylaşamazsak, başarılı bir iş çıkması mümkün değildir. Dün, çalıştığım avukat bir müşterim geldi, değişiklik istedi. İstediği değişiklik, benim tarzıma uymayan bir şeydi ama bir yandan da onu kırmak istemiyordum. Belli ki o, gördüğü o detayı çok beğendi ve evinde görmek istiyor. Bu talebine agresifçe yaklaşabilirdim ama oturup onu dinledim. Sonra ‘‘Sen bu detayı her hafta söylüyorsun ve belli ki çok beğendin, bunu görmek istiyorsun ama bunu yapacaksak oturup diğer detayları değiştirip, bunu öne çıkarıp öbürlerini daha da sakinleştirmemiz gerekecek’’ dedim. ‘’Bunu yapalım mı? Yoksa mevcudu koruyalım mı?’’ diye sordum. O da dedi ki ‘’Hayır, ben bunu görmek istiyorum, bu beni çok mutlu edecek’’. Bu karar aşamasından sonra, keyifle oturduk, tamam bunu böyle yapıyorsak, bunu böyle yapalım, bunu lake yapalım vesaire gibi karşılıklı bir sohbete başladık. Daha sonra gittik yemeğimizi yedik, yemekte konuşurken aklımıza başka bir şey geldi, ofise geri döndük, bir şeylerin rengini değiştirdik… Yani herkes mutlu oldu ve çıkacak olan sonuç yine doğru olacak. Bir önceki kararlar da yanlış değildi ama bu onu şimdi daha mutlu edecek.


Bu seviyede konuşabileceğim, tartışabileceğim biriyle iş yapmak çok güzel. Eskiden, ilk zamanlarda mesleğimi yaparken deneyim veya para gibi ihtiyaçlarım öncelikli olduğu için, iş kaçırmamak adına seçici olmadan çok iş yaptım. Belirli bir yaşa ve deneyime sahip olduktan sonra rahatlıkla prensiplerinizi belirleyebiliyorsunuz tabi. Yıllar geçtikçe kendime farklı kaynaklar yarattım. Bu yüzden de artık tasarım ve müşterilerim konusunda daha seçici olabiliyorum.



Bu kaynaklardan bir tanesi moda tasarımı mı? Ne zaman başladın bu işe? Nasıl gelişti?

HÖ: Evet, 8 yıl oldu. Dediğim gibi anneannem, büyük teyzem, sürekli dikiş diken komşularımız, halalarım ve bir de yeğenim Abdullah Öztoprak’ı gözlemleyerek büyüdüm. Abdullah abimin bütün sancılı moda hayatı ve bu hayatı Kıbrıs’ta kabul ettirmesine göz şahitliği yaparak büyüdüm. Abdullah Öztoprak’ın tasarımları daha çok şov ve kostüm ağırlıklı, daha teatraldir. Benim yaptığım tasarımlar ve işler daha farklı tabi ki. Benim işlerim tamamen kaliteli dikim, kaliteli kalıp, kaliteli kumaş etrafında dönüyor. Kıbrıs’taki abiye bilincinin dışında bir yerde konumlandırıyorum kendimi. Bugün dünyada ne yapılıyorsa ben de onu yapmaya çalışıyorum. Bunu başardığım zaman da kendi içimde mutlu oluyorum. Tabi ki satış noktasına gelindiğinde, talep edilenin her zaman bu olmadığı gerçeği ile de karşılaşıyorum. Yani her 10 kişiden 3’ü benim sunduğumu talep ediyor. 7’sinin talep ettiği ise herkesin giydiği, püsküllü, taşlı ve avize şeklinde abiyelerdir. Benim tarzım bu değil. Hep şöyle söylerim, maddi imkânlarım olduğu sürece bu noktalardan ödün verme taraftarı değilim. Hayatta her şey olabilir, parasız kalabilirim, aç kalabilirim, daha fazla iş yapıp karnımı doyurmak zorunda kalabilirim, o zaman bu prensiplerimden ödün verebilirim, çünkü hayatta kalmak zorundayım. Ama öyle bir senaryo söz konusu olmadığı sürece, avantajlarımı kullanarak, bu konuda ödün vermek istemiyorum.



İhtiyaçlarının farklı olduğu bir senaryo hayal etsek bile, sen yine de inandığın şeyi yapmaya devam edeceksin gibi hissediyorum… Hem içmimar hem de moda tasarımcısı olarak mesleğine çok saygı duyduğunu ve inandığını görebiliyorum… Her işin en fazla mutluluk veren ve motive eden yanı da bu, yani inanç değil midir?

HÖ: Evet, her zaman dayanabildiğim yere kadar bunu zorluyorum. Askerde bile zorladım. Ben bence inanan herkese karşı da çok vefalıyım. Abdullah abimin Kıbrıs’ta iş yapmaya başladığı dönemde, herhangi biri haute couture yapacağım dese millet eminim gülerdi. Ona güldüler de, ama o yaptı. O yaptığı için ben de yapabildim. Ben de benden sonrakiler için bu delilik seviyesini bir çıt yukarıya taşımak zorundayım. ‘’Demek ki bir üstü de yapılabilir’’ denmesi lazım. Söz konusu kullandığım kumaşlar olsun, renkler olsun, terzilerimin bile ‘’Ya bunu hiç böyle düşünmemiştik ama yapınca da ne güzel oldu Hasan Bey’’ diyerek şaşırdığı oldu. Elbise işinde gözlemlediğim ve yaşadığım bir şey var. Bir müşterim geldiğinde, sonunda hangi elbiseyi alacağını ben en başından söyleyebiliyorum. Diyorum ki ‘’Bak sen bunu alıp gideceksin’’. ‘’Aman iğrenç, hiç bu isteyeceğim bir şey değil, asla düşündüğüm bir şey değil. Bunlar varken ben bunu mu alacağım yani? Bu sefer bilemedin’’ diyorlar. 40 tane elbise deneyip beni perişan ediyorlar. ‘’Kırma beni, benim için bunu da giy’’ diyorum. Sonuç olarak, ‘’Hiiiii en başından bana bunu niye vermedin? Giyeyim’’ deyip onu alıp gidiyorlar. :) Ben buna her defasında çok gülüyorum.


Bunu görmeyi nasıl başarıyorsun?

HÖ: Görebiliyorum çünkü aynen bir evin veya o evin içinin bitmiş halini hayal edebildiğim gibi, onun vücut proporsiyonlarına da neyin uygun olabileceğini hayal edebiliyorum. Bunu ona da söylüyorum ama genellikle onun ruhu buna hazır değil. O diğer tüm elbiseleri denemek istiyor. Deniyor, deniyor, deniyor ve hiç aklında olmayanı giydiğinde de, ruhuna da bedenine de tam oturduğunu görünce tabi ki ona da artık en güzel benim söylediğim elbise görünüyor.


Hep çevrede gördüğümüz şeyleri istiyoruz değil mi? Ve çevremizdeki çeşitli baskılardan dolayı biz kendi ruhumuzu göremezken, senin bunu görebilmen harika bir şey değil mi?

HÖ: Senelerce çalışarak, maddi ve manevi bedeller ödeyerek bu noktaya geldim. Elbise işine başladığım ilk zamanlarda, ancak bir sirkte çalışanların giyebileceği renkte ve çirkinlikte kumaşlar almıştım. Hepsini tasarladım ve diktirdim. Terziler ile de yeni tanıştığım bu dönemde anlamıştım ki herkes özel dikim yapamaz. Tabi ki aldığım neticeler içler acısıydı. Bir sürü pamuk prenses kıyafetleri, tiyatro kostümlerine benzeyen, çok büyük paralar ödediğim bu kıyafetleri çöpe attık. Yine de yılmadım, terzilerim de yılmadı. İspanyol bir tasarımcı bunu yapabiliyorsa, ben de yapabilirim. Kendime hep bunu söyledim. Şimdi iddia ediyorum, gerçekten benim gece elbiselerimin kalitesi, dünyaca ünlü moda tasarımcılarından Carolina Herrera veya Oscar de la Renta kalitesindedir. Bir elbisenin içini dışına çevirip içine baktığınızda, içi de dışı gibi görünüyorsa ve kesim olarak doğruysa, o elbise kaliteli demektir. Biz de bu kalitede kıyafetler tasarlıyor ve dikiyoruz. Ama artık özel sipariş yapmayacağız. Koleksiyon tasarımları ve üretimleri yapacağız, satışı da bu şekilde hazır kıyafetler olarak gerçekleşecek.



Özel tasarım ve dikim veya bedene göre uyumlandırma artık yok, yani belirli bedenler üretilecek ve satışı yapılacak, değil mi?

HÖ: Evet, özel tasarım söz konusu oldu mu iş başka bir noktaya gidiyor. Bunu yaptığım zaman içmimarlık mesleğime zaman ayıramıyorum. Dezavantajlarından bir diğeri de, kazancı çok düşük. Benim özel tasarım ve dikime ayırdığım zaman ve emek çok büyüktür. Terzinin de öyle. Bu emeklerin hem maddi hem de manevi yönde karşılığını alamadığını düşünüyorum. Genellikle de bu tarz elbiselere ‘kayınvalide elbiseleri’ diyorum. :) Onları da yapmak istemiyoruz artık. Bizim bugün odaklandığımız kitle, bir ödül töreni, bir doğum günü veya bir eşe yapılan sürpriz bir parti etkinliğine katılan kitledir. Kendini bilen, para kazanan, kariyerinde belirli bir noktaya gelmiş 40 yaş ve civarı bir kadın figürünün markasıyız biz.



Kırkıma kadar bekleyeceğim o zaman. :)

HÖ: Evet. :) Örneğin bizim tafta bir elbisemizi giyip de Vadili’de bir düğüne gidebilirsin ama mekân ve elbise birbirine oturmaz… Mekân ve kıyafetin bir aradaki kurgusu, uyumu çok önemlidir. Bizim elbiselerimizle Çırağan Sarayı’nda bir düğüne veya İstanbul’da Lütfi Kırdar’da bir ödül törenine gidebilirsin veya bir şirketin kırmızı halılı bir yılsonu eğlencesine bir şirket müdürü olarak gidebilirsin. Biz bu kadınlara elbise yapmak istiyoruz. Düğün, dernek, kına gecesi gibi etkinliklere artık iş yapmıyoruz.


Hasan Özyalçın Haute Couture markası olarak Türkiye’de tanıtımlar yapıyor musunuz?

HÖ: Türkiye’deki GIZIA markasından bir teklif geldi... Hatta Bodrum Marina mağazası, yaz sezonu koleksiyonu için bizimle iletişime geçtiler. Çizgimizi ve Avrupai tarzımızı çok beğendiklerini ve Türkiye’de bu tarzı artırmak için belirli markalara fırsatlar sunduklarını söylediler. Çok memnun olduk, mutlu olduk ama onların talep ettiği adetlerde üretim yapamayacağımızı, bize referans olabilecekleri yerler varsa ancak bu şekilde talep edilen adetleri karşılayabileceğimizi belirttik… Bu maalesef mümkün olmadı. Hemen arkasına da zaten pandemi girdi… Instagram sayfamızı inceleyip bizim adet olarak yüksek miktarlarda üretim ve satış yapan bir marka olduğumuzu düşünmüş olabilirler. Ne yazık ki bizim öyle bir altyapımız veya atölyemiz yok. Biz haute couture, üç adet, en fazla beş adet üretiyoruz.


Tasarım yalnız yapılan bir iş değil, bir ekip işidir. İçmimarlıkta ustalar, moda tasarımında terziler… Bu üzücü bir şey mi? Yoksa iyi bir şey mi?

HÖ: Bence bu üzücü bir şeydir. Hayata bir daha gelme şansım olsa, kesinlikle terzi olarak doğmak isterdim. Çünkü bir elbisede o kadar fazla ruhunu coşturabileceğin şey var ki. Bir de kısa sürede sonuçlanan bir süreci var… Bir evin bittiğini görmek yıllar alır ama elbisede, dikiş de dikebilirsen oturur çizersin, kesersin biçersin, dikersin ve bir gecede bir elbise çıkarabilir, birini giydirebilirsin. Onun coşkusu daha güzeldir.


İnşaat sektörüne bakıldığında, genellikle tasarımcı ustalarla çalışırken daha fazla söz sahibidir. Terzilerle çalışırken öyle bir lüksümüz olmuyor. Terzi hasta olduğunda ve yetişmesi gereken bir kıyafeti dikemediğinde, ortada kalabiliyorsunuz. Restoran sahibinin aşçılarla olan ilişkisindeki gibi terzilerle tasarımcılar arasındaki bir ilişkide de tamamen birbirimize bağımlıyız. İnşaat sektöründe herhangi bir şey bir gün, bir hafta veya bir ay gecikse bile, çok acı sonuçlarla karşı karşıya kalmayacağımızı hayal edebiliriz ama bir kayınvalidenin oğlunun veya kızının düğününe gününde elbise veremediğinizi hayal edin. Nükleer savaş başlatmış kadar olursunuz! :) İkisinin stresi aynı değil. Elbise işi çok güzel ama gerçekten çok sancılıdır.


Buna bir örnek vermek istiyorum. Arkadaşlarımla Santorini ’ye tatile gitmiştik ve ben özellikle Santorini ve Mikonos, Yunan adaları hastasıyımdır. Çok da merak ettiğim ve gitmeyi çok istediğim yerlerdi… 4-5 günlüğüne gitmiştik. Gittiğim ilk gün öğrendim ki çalıştığım terziler benim arkamdan uçağa binip Hatay’a gitmişler. O tatil bana zehir oldu. Çünkü her şeyini hazırladığım, döndüğümde de teslim edeceğimiz bir siparişimiz vardı. Meğer terziler benden önce uçağa binip kaçmışlar. Bunu öğrendiğimde tatil düşüncesini bırakmıştım. Yediğim beni yedi, içtiğim bana zehir oldu. Aklımda sürekli ‘’Sipariş yetişecek mi? Doğru olacak mı? Onlar dönecek mi?’’ gibi sorular vardı. Terziler dönemeyebilirlerdi, sonuçta memleketlerine gitmişlerdi. Döneceğimiz gün Pazar’dı. Pazartesi, Salı, Çarşamba, bu günlerde elbise teslimleri vardı. Sonuç olarak terziler de döndüler ama Pazartesi’ne dönemeyebilirlerdi, elbiseler yetişemeyebilirdi. Bunun stresini hep ben yaşadım. Artık sipariş işler yapmama sebeplerimden bir diğeri de budur.

Türkiye’de olsa, 5 tane terzi ile değil, 15 tane terzi ile çalışabilirsiniz. Alternatifleriniz olur. Bizim burada hem öyle bir sürüm yok ki onları tutabilecek kadar para kazanalım, hem da o vizyonda eleman yok. O yüzden de büyüme şansımız da çok yok. İşte böylelikle küçük ve butik işletmeler olarak kalmaya mahkûmuz. Bu anlattıklarım çok stresli bir süreç. İnşaat sektöründe daha rahatız. Bir evin asma tavanı iki gün sonra bitse çok da dert etmeyiz. Bir şey değil. Ama kıyafet teslimi öyle bir şey değil. Bu durumda önemli bir tarih söz konusu ve ben bu tarihten en az üç gün öncesinde müşterimin elbisesini teslim etmek istiyorum ki alsın, dolabının üzerine assın baksın. Ne giyeceğini veya takı olarak ne takacağını hayal edebilsin istiyorum.


İçmimarlık ve moda tasarımında süreçlerin nasıl ilerliyor?

HÖ: Geçen sene hazırladığımız ve pandemiden dolayı satışını yapamadığımız çok büyük bir kış koleksiyonumuz var. Doğal olarak bana soranlar oluyor ‘’Modası geçer mi?’’. Ben de diyorum ki ‘’Zaten Kıbrıs’taki modanın 15 yıl ilerisinde olduğumuz için, üzülmeyin 2 yılı gitti daha 13 yılı var’’.

Koleksiyonumuzun modasının geçmesi gibi bir şey söz konusu değil. Zaten Kıbrıs’ta moda 15 sene geriden geliyor. Belki bu söylediklerim kulağa ukalaca gelebilir ama gerçekten de bence vizyon olarak böyle bir durumdayız. Çok güzel ve büyük bir kış koleksiyonumuz var… Trençkot elbiseler, farklı apoletli askeri elbiseler, yırtmaçlar… Şu anda planım bu koleksiyon için bir fotoğraf çekimi yapmak. Yani özetle kış koleksiyonumuz hazır. Şimdi de yazı dikmeye başladık. O da bir garip, yani şimdi kış gelecek biz yazlık kıyafetler tasarlıyor ve dikiyoruz. Turuncular, çiçekler, batik desenler… :)


Tasarımlar nasıl ortaya çıkıyor?

HÖ: Kumaşları ben seçiyorum. Kumaşı gördüğümde de modelini hemen aklımdan geçiriyorum… Sonra çizimleri yapıyorum ve kalıbını kesiyoruz. Terzi o kalıbı modelin üzerine oturtuyor ve karşımızda model, onun üzerinden konuşmaya başlıyoruz. ‘’Nasıl olsun? Yırtmacı böyle olsun, kolu böyle olsun, fermuar olsun veya yandan olsun, arkadan olsun, göğüs kesiği buradan olsun’’ gibi detayları konuşuyoruz. Daha sonra da dikiyoruz. Bizim elbiselerimiz geniş kalıplı 38-40 beden. 40-42’ye de olabilen.



İki marka ile hayatın nasıl ilerliyor, yoğunluğun nasıl?

HÖ: Bir markamız Hasan Özyalçın Interior Design and Architecture olarak geçiyor. Diğer markamız da Hasan Özyalçın Haute Cauture. Elbiselerimiz tek tektir. Tek dikiliyor, bazen de maksimum iki tane. Aslında hayatım bana çok boş geliyor. Dışarıdan bakan biri için çok yoğun görünebilir ama benim ruhumu doldurmuyor. Bana hala daha hayatımda çok büyük bir boşluk varmış gibi geliyor. Bir sürü şey yapmak istiyorum. Benimle eş zamanlı yürüyebilecek insanları bulamadığım anda da agresifleşiyorum.


Bu hafta 10 tane fotoğrafçı ile görüştüm. Hepsi de Kıbrıslı. Buradan birileriyle bir şeyler yapmak istiyorum ama benimle aynı heyecanı paylaşan birini bulmakta zorluk çekiyorum. Maddi olarak herhangi bir pazarlık peşinde olmadan, yani bedelini ödemeye hazır, heyecanla aradığım fotoğrafçılar oldu ama karşı tarafta o heyecanı bulamadım. Geri dönüşler yapılmıyor. Onlar açısından da düşünüyorum, her gün düğün çekiyorlar, Allah versin çeksinler tabi ki. Ama bir de sorgulamadan edemiyorum ‘’KKTC’de bir fotoğrafçıya kaç tane moda çekimi teklifi gelebilir?’’ Onların kariyeri açısından güzel bir fırsat olarak değerlendiriyorum bunu. Karşı tarafın da bunu bu şekilde değerlendirip bana güzel bir teklifle geri dönmesini bekliyorum haliyle. Ama ne yazık ki kendimi neredeyse yalvaracak durumda buluyorum. Böyle olunca da çok agresifleşiyor ve kendi içime kapanıyorum. Sürekli kendi kendimi motive edip ayağa kaldırmak çok yorucu olabiliyor. Etraftan da güzel bir katkı bekliyorum.


Bu çok zor anlayabiliyorum, yine de her defasında kendini motive ettiğini ve tekrar ayağa kalktığını görmek çok güzel.

HÖ: Tabi ki yapıyorum. Diğer yandan da maddi veya manevi olarak ben de bir şeyler görmek istiyorum. Ben bir tasarımcı olarak yapmayacağım bir iş bile olsa, o işe fiyat teklifi vermeye veya geri dönüş yapmaya mutlaka özen gösteriyorum… Diyorum ki ‘’Bakın ben size yazıyorum, teklifimi gönderiyorum, benim işimin değeri budur, isterseniz siz de benim teklifimden adımı ve fiyatımı kapatarak başka fiyat teklifi alabilirsiniz, ama bilin ki enerjimiz de uyuşmadı, beraber çalışamazsak üzülmeyeceğiz.’’…